İnsanlığın başına bela olan, insanlığı sömüren, acımayan, kanını içen, semiren vahşi Batı’nın bir diğer adıdır emperyalizm. Bizde deyimler vardır. Acımasızlıkları ve vahşilikleri tanımlayan deyimler vardır: “Babasını bile tanımaz” diye. Günümüz emperyal vahşeti bunun çok ötesindedir.
Batı yaptığı ve yaptırdığı vahşeti haz alarak izliyor. Acıma duygusu yoktur. Bu tutum bir hastalığa dönüşünce insanlığın diğer kesimleri de bu etkilenmelerden aynı ruhu özümsüyorlar. Benzer şekilde birbirine hasım kesiliyor ve adeta birbirini tüketiyorlar. Bu, sanki bir hayat anlayışı oluyor. Ezen, daha çok ezen, insanlığın canını çıkaran bir ruh hâline bürünülüyor.
Ölen insanlığın ölümü bir yangına dönüşüyor. Bu yangın belli alanlarla sınırlı kalmadan dünyayı sarıyor.
İnsanlığın sinirleri alınmış, sanki insan olma özelliğinden çıkmış bambaşka bir yaratığa dönmüş gibi bir yapı oluşuyor. 1977 yılından sonra yayımlanan Yeni Devir gazetesinde benim yazı ve şiirlerim yayımlanıyordu. Yasir Vurgun müstearı ile “Batı’nın Ölümü” başlıklı bir yazı yazmıştım. Merhum Nuri Pakdil Edebiyat dergisinde bu yazımdan alıntı yapmış bir değinide bulunmuştu. Batı’nın ölümü… Bu, yeni bir şey değildir. İnsanlığa acımayan, gücü elinde tutan ve asla fırsat vermeyen bir öze sahip. Bundan asla vazgeçmiyor. Acımasızlaştıkça vahşileşiyor, vahşileştikçe kan döküyor, insanı ve insanlığı kendisiyle birlikte öldürüyor.
Her dönemde olduğu gibi insanlığın kurtuluşu için çözüm aslına uygun bir öz ve ruha sahip olmasıdır. Bundan da anlaşılıyor ki, bu asla Batı ruhlu olmayacak ve olamayacak.
Bu ruha tutulanlar, yüzlerini onlara çeviren ve asla dönmeyenler de onlardan farklı değildirler. Sanki onların ruhlarından merhamet çekilip alınmış, bir hayalete dönmüşlerdir diyeceğiz, öyle de değil. Kendilerine dokunulunca kıyameti koparırlar, yeri göğü inletirler.
Emperyalizm özellikle bütün hedefini Müslümanlara yöneltmiş bulunuyor. Müslümanların yaşadığı coğrafyaya. İslâm’ın varlığı onlar için hem tehlikeli, hem de engelleyicidir. İslâm özü itibariyle insanı merkeze alır. Eşref-i mahlûkattır, yani yaratılmışların en değerlisidir. Böyle olunca her hal-u kârda korunması gerekir. Kendisinden korunmalıdır. İnsandır bu çok duyarlı bir zemindedir. Hayır ile şer, doğru ile yanlışın olduğu kesişmede insanın ayağı kaymayıgörsün.
Sürekli gündemde tutmaya çabaladığımız Filistinli çocuklar sorunu sadece bizim ve onların değil bütün insanlığın sorunudur. Vicdanları körelmiş, nasırlaşmış, umarsız bir şeytaniliğe bürünmüş olanlar o vahşilerden farklı değildirler. Üstelik bundan sevinç duyan ve haz alanlar vardır. Onların derdi, onların insan olma ötesinde, farklı bir ırka, dine mensup oluşlarıdır. Zaten emperyal savaşın bir amacı da bu değil midir?
Bunun Batıcısı, sağcısı, solcusu, muhafazakârı, ırkçısı yoktur, bu, her kesim için geçerlidir. Bunların bir insanlık sorunu vardır. Ve ne yazık ki bu sıraladıklarımızın içinde kendini Müslüman addeden, sananlar da vardır. Mezhepçi ve ırkçı bir ruha sahiptirler. İran ve Şia takıntıları olanlar da o vahşi sömürgecilerden farksızdırlar.
Dahası kendisini sanatçı addeden varsayanların içinde bir kesim bunu daha vahşice dile getirmeleri onların hangi dünya görüşüne sahip olduklarını gösterir. Onların diliyle konuşmak bize yakışmıyor. Ne ki onların zehirli dilleri emperyallerden farksızdır.
Filistinli çocukların, kadınların ve sivillerin topluca ölümü dünya insanlığının gözü önünde insanlığın ölümüdür. Sadece Batı’nın değil bütün insanlığın ölümüdür.
Batı derken bunu genellemenin doğru olmadığını biliyoruz. Filistin olayı ile vicdanların güzel sesi Batı’da yükseliyor. Bu da insanlığa örnek bir davranıştır. Şu bizim ehlisünnet muhafazakârları, meydanlarda enerjilerini boşaltanları rahatlatan o tutumları yok mu, bu, insanın sınırlarını zorluyor. Onlar da dolaylı olarak emperyalizmin bir uzantısı ve kolu oluyorlar. Onlardan bir farkları yoktur.