Özlenen, Kardeşlerim diye kucaklanan bir ümmet Ve
Nisan yağmurlarıyla beraber huzurun içimize dolduğu bir mevsim; baharı
muştulayan bir doğum Bir gül geçer belki elimize bu günlerde, kutlu doğum
ayını kutlayan. Ya da birkaç ilahi işitiriz, yaşlıları ağlatan. Belki de mevlid
programlarına katılırız O na ağlamak için.
O na ağlarız ama O nu anlayamayız bu günlerde bile. Çünkü
öyle alışmışızdır ki her şeyi şeklen yapmaya. Gösteri izler gibi, önümüze konan
paket programları her yıl bıkmadan izlemeye. O na binler salât, binler selam
derken titremeyen yüreklere, Peygamberimiz bir gün kapınıza gelse diye
şiirler okurken, O nu kapımızda hayal edememeye, Ümmeti, ümmeti diye döktüğü
gözyaşlarının sebebi olduğumuzu bilememeye Ne çok alıştık yıllar geçtikte.
Sevgiyi ilk nerede tükettik Sevgiliyi hangi diyarlarda
bırakıp da biz yolumuza devam ettik Sevdaya dair, aşka dair, yüreğimizi
sızlatan cümleleri, hangi kitabın hangi cümlesinde kaybettik
Hayatın bitmek tükenmek bilmeyen rutinliğinde, bunları
sorgulamaya bile fırsat bulamaz olduk. Sabah kalktık, geç kalmıştık hayata
başlamaya. Güne uyanamadan, zor zoruna açtığımız gözlerimizle, kimimiz
okulumuza, kimimiz işimize koşturduk alelacele. Kimse yadırgamadı güneşe
gülümsemeden, başımız önde, hızlı adımlarla yürümemizi. Kimse dönüp bakmadı
bile. Çünkü herkes bir diğerinden farksız bir koşturmacayla, dünya ve dünyalık
için yürüyordu aynı yolda. Hatta yürümüyor, sürükleniyordu adeta.
İşe gittik iş yapamadık çoğu zaman, okula gittik ders
dinleyemedik. Bizi boğan bir şeyler vardı çünkü bu hayatta. İçimizi sıkan, her
tamam zannettiğimizde eksik bir yanı kalan şeyler. Arada mola vermek istedik
Dünyanın bir namaz ferahlığına ihtiyacı var diyerek. İstedik ama en dingin
limanımız olan secdelerimiz bile boğdu bizi. Sonra evlerimize döndük; huzur ve
esenlik dolu evlerimize. Kapıdan girer girmez attık kendimizi kanepemize.
Hayatımıza ne zaman bu denli girdiğini bir türlü anlayamadığımız kara bir
kutuya kilitledik gözlerimizi. Çünkü dinlenmeye, zihnimizi boşaltmaya
ihtiyacımız vardı. Sonra yemekler yendi, çaylar içildi, uyku vakti ne de çabuk
gelmişti. Bir kez okşayamadan çocuğumuzun başını, bir kez eşimizin gözlerinin
içine bakamadan, bir kez annemizin dizine başımızı yaslayamadan gün bitmişti.
Ve biz yine geç kalmıştık her şeye. Bizi bekleyen uykuya giderken, yarın aynı
koşturmacanın sıkıntısı içimize çökmüş olarak girdik yatağımıza. Ve sabah
olduğunda her şey kaldığı yerden devam ediyordu. Biz de, kurmalı oyuncaklar
gibi nereye konsak oradan yürümeye...
Oysa mesele basitti; biz sevgiyi geride bırakmış,
sevgisiz bir kalple, sevgisiz bir dünya için adım adım ilerliyorduk. Anam
babam Sana feda olsun dedirtecek bir aşkı, ondört asır evvelinde
bıraktığımızdan beri, içimizi boğan sıkıntılardan kurtulamıyorduk. Öyle ya,
insanı her an ayakta tutan bir sevda, yüreği her dem tazeleyen bir sevgili
olmadıkça, ne kadar gülümseyerek yürünebilir ki bu yolda Üstelik gülümsemenin
sadaka olduğunu uygulamalı olarak hayata kazıyan bir sevda...
Biz şimdi, bir yerlerini bulup tutunmaya çalışıyoruz ya
bu hayatta, neresinden tutsak elimizde kalıyor aslında. Çünkü biz kendimizi bu
dünyanın karanlığına mahkûm ettik. Bu hayatları birilerinin zoruyla da olsa,
biz seçtik. Milyonlarca koşuşup duran ayakların içine, yenilerini hiç
düşünmeden biz ekledik.
Bir kez durup düşünseydik, o büyük boşluğu
görebilecektik. Bir kez kulak verseydik yanağımızı okşayan rüzgâra, kıtalar
ötesinde halen okunan Talealbedruları duyabilecektik. Ama biz hep meşguldük,
hep geç kalmıştık, hep acelemiz vardı!
Artık biraz duralım ne olur. Bırakalım hayat koştursun
gitsin, biz unuttuğumuz şeyleri aramak için, kaybettiklerimizi bulmak için
geride kalalım. Kutlu bir doğumun yıldönümünü yaşadığımız bu günlerde, her şeyi
silelim kafamızdan. Kalbimizi çıkarıp elimize alalım. Ve yarıp içini bakalım
neler olduğuna. Tek tek seçip attıkça dünyalık sevgileri, üzerini bürüyen
karanlık perdeyi kaldırdıkça göreceğiz güneşin halen içimizde parladığını.
Göreceğiz Mekke sokaklarında gülümseyerek yürüyen, yetim başı okşamayı ibadet
sayan, aşka bile aşkı öğretecek bir büyük sevgiliyi, bir büyük sevdayı. Ondört
asır geride kaldığını sandığımız saadet devrinin, aslında kalbimizin
derinlerinde, dipsiz dehlizlerde kaldığını göreceğiz. Cennetin ışıklarının,
Kevser in serinliğinin aslında bizi nasıl ferahlattığını göreceğiz. Ve
güleceğiz o zaman. Ellerimize alabildiğince umut doldurup gökyüzüne
kaldıracağız yumruklarımızı. Yaşanabilir bir yer olacak bu dünya...
İşte o zaman, gerçek ışığı, gerçek sevdayı görünce, bir
daha yanlışlara aldanmayacak kalbimiz. Bir daha yalan aşklara, sahte âşıklara
bakmayacak gözlerimiz. Saçma sapan bir film artistine tutulmayacak kızlarımız o
zaman. Ömrünün baharında bir futbolcu peşinde koşmayacak gençlerimiz. Küçücük
çocuklarımızın bile dünyalık aşklardan, flörtlerden bahsettiğini
duymayacağız...
Yine bir Nisan, yine bir Kutlu Doğum, yeni bir Kutlu
Doğum... Kaç salâvat çektiğimizden ziyade, kalplerimizde O (s.a.v.) na ne kadar
yer ayırdığımızın hesabını tutmanın yeni bir yıldönümü. Âlemlerin, hürmetine
yaratıldığı Sevgiliye, yüreğimizi sunmanın vakti
Kalbi tertemiz, kirden pastan arınmış, aradığını bulan,
bulduğunu koruyan, kutlu bir doğumu sığdırdığı yüreğiyle âlemleri kucaklayan
ama her şeyden önce, Rabbine ve Rasulüne sevdalı bir ümmet olabilmek duası ile