Elektronik mesajlara cevap vermeden önce bir hususu öncelikle belirtmeliyim.
Türk insanını iki şeyden vazgeçiremezsiniz.
Birincisi: “Politikadan.”
İkincisi: “Futboldan.”
Bu durum herkes için geçerli mi
Hayır, herkes için geçerli değil ama insanımızın büyük bir çoğunluğu için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Eskiden kadınlarımız bu işin dışında idiler.
Şimdi onlar da bu işe dâhil olmaya başladılar.
Evde, iş yerinde, misafirlikte, yolculukta, kahvede velhasıl her yerde “ya politika, ya futbol” veyahut da her ikisi birden konuşuluyor.
Bu bizim vazgeçilmeyen hastalık halindeki alışkanlıklarımızdan biri haline geldi.
Bunlarla yatıyoruz, bunlarla kalkıyoruz…
“Neden böyleyiz ” sorusu üzerinde durmayacağız.
Bu konu başlı başına sosyolojik bir konudur.
Başka zamana bırakalım.
***
Eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız ve tanıdıklarımız zaman zaman bana mesajlarla veya sözlü olarak; “Yahu Mustafa hoca! Memleketin bunca güncel sorunları varken, sen devamlı evlilik, aile, çocuk ve karı-koca ilişkileri üzerine yazılar yazıyorsun” diyorlar.
Bu girişten sonra ekleme yapmayı da ihmal etmeyen dostlarım da var tabi.
“Bunlar da gerekli ama siyaset üzerinde senin söyleyeceğin hiçbir şey yok mu
Bu kadar olaylar oluyor.
Suçlamalar, iftiralar, hakaretler, yalanlar ve sataşmalar vs…”
Dostlarım eksik olmasınlar, sevdiklerinden bana hem takılıyorlar, hem de sitem ediyorlar.
Bunlardan kesinlikle rahatsız olmuyorum, bilakis memnun oluyorum.
Beni ve yazdıklarımı önemsediklerinden dolayı sağ olsunlar, var olsunlar…
Şimdi, köşe yazarlarına, televizyonlarda yorum yapanlara bir göz atalım bakalım.
Ağırlıklı olarak siyasi yorumlar yapıyorlar.
Bu memleketin sorunu yalnız siyasi sorun mu
Bu ülkede başka sorunlar yok mu
O yazılara veya televizyonlardaki yorumlara bir hafta sonra bir göz atın bakalım.
O köşe yazarının makalesini okuyun ve televizyonda yorum yapanın konuşmasını dinleyin bakalım.
Bir hafta sonra herhangi bir özelliği ve değeri kalıyor mu
Sabun köpüğü gibi görüntüler ortalarda dolaşıyor ama bir hafta sonra sönüp gidiyorlar…
***
Oysa evlilik, aile, çocuk, karı-koca ilişkileriyle ilgili bir yazı, bir yorum, bir olay bir sene sonra, iki sene sonra dahi olsa okunduğunda insana bir fikir, bir düşünce verebiliyor.
Biz de “aile kurumu” çok hafife alınıyor.
Geçmiş kültürümüze baktığımızda, atalarımız aile müessesesini öylesine sağlam temeller üzerinde oturttular ki yapılan tahribatlar kenardan sıyırıp geçiyor şimdilik.
Aile dediğimiz kurum birden yıkılmıyor tabi.
Hele hele, bizim gibi tarihi kültürü olan, aile bağları sağlam olan aile yapımız hâlâ direnebiliyor.
Direnmesine direniyor da nereye kadar direnebileceğiz bakalım
Türk aile kurumunun yapısını daha iyi kavrayabilmek için, dünya devletlerinden belli başlılarının aile yapılarına göz atmamız gerekiyor.
Almanya’da yayınlanan “Focus” dergisi ile Fransa’da yayınlanan “Ço M’ İn teresse” ve “L’evenement du Seudi” dergilerinin, aile kurumunun yapısı ile ilgili olarak ortaklaşa yaptıkları bir araştırmaya göre; Batı ülkelerinde aile kurumunun giderek çöktüğü gözler önüne seriliyor.
HHH
Dünya devletleri arasında yapılan bu araştırmada boşanma oranının en yüksek olduğu ülke İngiltere’dir.
Bu ülkedeki boşanma oranı %12’dir.
Bu ülkeyi %6.60 ile Rusya Federasyonu, %4.57 ile ABD, %2.70 ile Finlandiya ve Kanada, %2.69 ile Kazakistan izliyor.
Boşanma oranları İsveç ve Norveç’de %2.54, İsviçre’de %2.30, Almanya’da %2.04.
Türkiye’de ise bu oranın %1’i bile bulmadığı belirtilmektedir.
Bu oranlamada, Türkiye’deki aile kurumunun durumu iyi gözükmekle birlikte, karı-koca geçimsizlikleri ve boşanmalardaki artış herkesi ürkütmekte ve korkutmaktadır.
Aile kurumumuz “kutsallığını” koruyor ama içten içe bir takım çözülmelerin olduğunu da göz ardı edemeyiz.
Aile yapımızı, Batı ülkeleriyle mukayese edip “biz iyiyiz” düşüncesine kapılırsak, kendimizi kandırmış oluruz.
Kapalı bir toplum yapısına sahip olmamız hasebiyle içten içe yayılan bu çöküşün karşısında, tedbirler alınmazsa Batı ülkelerinden daha beter bir duruma düşebiliriz.