Demirel, Ziraatçılar Derneğinde konuşmuş. Cumhuriyeti anlatıyor: "İç düşmanlardan kurtaracağız ülkeyi! Nedir iç düşman Yoksulluktur diz boyu... Cahilliktir diz boyu... Harabiyettir diz boyu... Ve bu ülkeyi uygar, çağdaş ve zengin bir ülke yapacaksınız. Cumhuriyetin hedefi budur."

Cumhuriyetin son 60 yılını özetleyen konuşmasının devamında diyor ki: "1950ye gelindiği zaman Türkiyenin birçok problemi hâlâ vardı. 40 bin köyün 13ünde elektrik vardı. Asfalt yol yoktu. Elektrik santralı yoktu. Sanayi yoktu. Türkiyenin 1950de sadece 200 traktörü vardı."

Bu ülkenin siyasetinde 1960dan sonra etkili olan Demirelin altı kere gidip yedi kere geldiği dönemlere ait aktardığı bir bilgi var mı Sadece bugüne ait bir bilgi kırıntısı: "Ve nihayet 2 bin traktör, 1 milyon 200 bine çıkmışsa bu da bir devrimdir."

Kimse sormuyor: Bizzat sorumlusunun "Sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım" diye özetlediği Milli Şef yıllarını bırak. Mesulü olduğun yılların bir dökümünü neden vermiyorsun

Avrupada veya dünyanın diğer ülkelerinde neler vardı Bu ülkede olmayan niçin yoktu

Misallendirelim: Bu ülkenin 1957de en eski 6. üniversitesinin kurulduğu Erzurumun Sanayi Odası Başkanlarından birinin basın önünde tarihe düştüğü not şöyle idi: "Erzurum matbaa ile Necmettin Erbakanın Odalar Birliğinde etkili olduğu yıllarda tanışmıştır. Yani 1968 yılı."

Erbakan-Demirel siyasi rekabetine bir katkıda bulunmak değildir muradımız. Demirelin bu ülkede tek başına ve çoğunlukla Başbakan olduğu 1968li yıllardan bahsediyoruz. Erzuruma matbaanın ancak girebildiği yıllardan...

Gençlerin yürümekle aşınmayacak yollarda çatışmalara sevkedildiği yıllardan bahsediyoruz. İncelen ipin kopmasının istendiği yıllardan... Demirel bu yılları unutmuşa benziyor.

Bin yıl devam edecek diyerek, bu ülkeyi, böğründen hançerlendiği 28 Şubatla tehdit eden Demirel, o günlerde tarlalardaki traktörleri mi sayıyordu, yoksa caddelerdeki tankları mı

Ülkenin bin yılına ipotek koymaya kalkan ve insanlarının bin yıl hiçbir şey yapamayacakları iddiasıyla küçültmeye çalışan Demirel, dernekçi ziraatçılara şunu da açıklasa iyi olmaz mı idi 2 bin traktör 1 milyon 200 bine çıkarken, kaç köylünün ocağı söndürüldü Kaç köylü haciz batağında boğuldu

Belki de hiç bilmedi bu konuları. Zaten son geldiğinde, yani yedinci kere geldiğinde bütün bildiklerini bir cümlede özetlemişti: Devlet, durup dururken cinayet işlemez!

Ve o yıllarda, yani sayın Demirel başımızda iken, bu ülkenin neresi kazılırsa altından taze cesetler çıkıyordu. Acaba bir çeşit insan ziraatı mı yaptırılıyordu bu ülkede

Sokaklardaki topal karıncaları bilen Demirel, toprağa insanlar gömülürken ne ektirildiğini sanıyordu Ziraatçı Derneğinde bunları da söyleseydi ya...

Bu sorular hep sorulacak.

Aman bre deryalar

Sabah Gazetesi yazarlarından Hıncal Uluçun köşesinde okuyunca hatırladım; Barcelona Olimpiyatları sırasında bu gazetede yazdığımız ve sonra İhtilali Önleme Derneği adlı kitabımıza da aldığımız Deryalı yazımızı.

Önce Hıncal Uluç yazısından: "Peki 1976 doğumlu, yani şimdi 34, 2012de 36 yaşında olacak ve bugüne dek beş olimpiyata gidip yarı final bile yüzemeden dönen, 40 yıldır ağlama dışında iş yapmayan Derya Büyükuncuya ayni Olimpiyatlara hazırlansın diye sizin 8 bin lira olan maaşınızın iki katı aylık nasıl veriliyor, hiç merak etmediniz mi .

Devletten, yani bu halkın vergilerinden 10 bin dolar maaş alan müthiş devlet yüzücüsü, yazın Budapeştede Avrupa Şampiyonasında bayrak yarışına girmedi. "Ben tatile geldim buraya" diyerek. Bayrak Milli Takımı elendi. Federasyon uykuda..

Kışın Dubaide Dünya Şampiyonasına gitmedi. Katılması gereken yarışlara katılmadığı için Türk Federasyonu, Uluslararası Federasyondan ceza aldı. Devlet Yüzücüsü, aldığı on bin dolar maaşla kendisini Acunun dans yarışmasına hazırlıyordu çünkü.." 31.12.2010"

Ve yine Hıncal Uluç, yazısından: "Bu Derya Büyükuncunun ağlamalarından da, bu ağlamalara alet olan medyadan da bıktım.. Yetti yahu.. 1988den beri her Olimpiyata gitmiş, sadece gitmiş. Yığınla Dünya, Avrupa Şampiyonasına katılmış.

Amerikaya yollanmış, okutulmuş.. Yıllardır orda yaşıyor. Daha ne yapsın bu devlet ." (06.02.2010)

Son Derya haberi yine Hıncal Uluçun sayfasından.

"Bravo federasyon"

"Alkılaşdığım yüzme federasyonu... Derya Büyükuncunun beş bin dolara indirdikleri maaşını da kesip, hazreti kapıya koymuş. Yani ulusal seyyah, bu milletin parası ile 2012 Londra Olimpiyat tatilini yapamayacak." (08.01.2011)

Şimdi gelelim 1992 yılındaki Barcolana Olimpiyatından henüz sonra yazdığım yazımıza.

Ben sporcunun ilk turda elenenini severim

"Barcelona Olimpiyatlarından bir anı...

İngiliz gazeteleri dalga geçmişler.

Kürekçi diye Barcelonaya götürülen eski basketçi oğlumuzun, yarış daha başlamadan tekne ile sulara gömülmesi üzerine, İngiliz gazeteleri dalga geçmişler.

Bazı gazetelerimiz, kürek sporcusu oğlumuzun rahatsızlığından ötürü seçmelere katılamayıp elendiğini yazarken, bazıları da yarışmak için tekne götürmeyi unuttuğumuzu, ödünç tekne ile yarışmaya kalkan sporcumuzun, sonuçta el atına binen tez iner hesabının doğrulanıp elendiğini yazdılar.

Üç tarafı denizlerle, şehirleri havuzlarla dolu ülkemizde değil de, Amerikalarda yüzme öğrendirdiğimiz Deryamız ise, suni solunum yapılarak hayata döndürülmüş, seçmeler için girdiği havuzda boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığında. Olimpiyat komitesi, ekstra hesap çıkarır mı bilemeyiz, havuzun suyunu yutarak azalttı diye yüzücü Deryamız."

Netice: Devleti Deryanın emrine verenlere bir hesap sormak yok mu

Yüzme Federasyonuna "aferin" ise, biraz kalın olmadı mı bu aferin

Kötüye mahkumiyet mi

Eski taktiktir.

Tiyatroda seyredilmeyen bir oyunu torpilli yazarının hatırına bastırırlardı bir kaç talebe gence. Ertesi gün olay kendi gazetelerinin manşetlerinde: "Baskıncılar filan yazarın filan tiyatroda oynanan oyununu bastı!"

Seyirsizlikten muzdarip tiyatronun önü birkaç gün düğün evi gibi olur, sonra yine eski sessizliğine dönerdi.

Basılan oyun seyretme merakı ve baskıncılara karşı birlik olma/destek verme duygusu kaç gün sürerse işte... Kafalarda cevapsız kalan niçin basmışlar, ne var bunda soruları da işin cabası.

Kartel TVlerinden birinde gösterime sunulan Osmanlı Sultanı Kanuni ile ilgili bir dizi film için yayınyapılıyor günlerdir. Efendim, muhteşem yüzyıl dizisine karşı kampanya başlatılmış! Seyredilmesi engellenmek isteniyormuş.

Hadi oradan!

Kapasiteleri sınırlı ve Osmanlıya bakış açıları hastalıklı kişilerin bir oyunudur bu!

Tek kanallı TV günlerinde mecburen Dallas dizisi seyrettirilerek Amerika öğretilenleri, sıradan bir kartel TV dizisinin karşısında tutmak için başka taktiği olan varsa, buyursun, söylesin onlara.

Ucuz şöhretin  bedeli

Bir özel üniversitemizde öğretim üyelerinin gözetiminde bir kızımız porno film çekimi yapmış "tez" olarak.

Sonra tez gitmiş bir dergiye "tez"ini anlatmış.

Olay bu.

Avrupada dahi hiçbir üniversitede görülmeyecek bir durum bu, diye itirazı var bir başka üniversite profesörünün. (Ali Atıf Bir)

Avrupayı geride bırakmak hakkımızı (!) göz ardı etme hoca.

İzin veren öğretim üyelerinin işine son verilmesine itiraz ediyor birileri. Olmaz diyorlar.

Halbuki, olmaz demeyi onlar akıl etmeliydiler. İzin verenler yani. Tez vazgeç, bu acelenin altında yatan ne, diye sormalıydılar üstelik.

Leylamın bakışları

Sayın Demirel, Cindoruk ve Mesut Yılmazın davetlerine/ricalarına rağmen Demokrat Parti Genel Başkanlığı teklifine "Hayır!" demiş Tansu Çiller.

Demirelin halini düşünüyorum. Aklıma Yıldız Kenter/Şükran Güngör ikilisinin TRT TVsindeki bir skeci geliyor. Tansu Çiller hanımefendinin alınmamasını dileyerek anlatayım.

Yıldız Kenter, Leyla rolünde. Karanfilli kadın yani. Abartılmış bir makyaja, pat pat patlayan bir sakız eşlik ediyor ağzında.

Karşısında ise bitmiş, tükenmiş, manen çökmüş bir adam var; Şükran Güngör. Hayata yeniden bağlanmak istercesine, bir umutla Leylaya bir teklif yapıyor. Yani boğulmak üzere olan adamın sarılacak can simidi araması gibi...

- Leyla, benimle evlenir misin

Beklemediği bu soru karşısında şaşıran Leyla, nerden çıktı şimdi bu, havasında.

- Hayır!

Lakin karşısındaki yıkılan, yok olan adam görüntüsü Leylayı da insafa getirir.

- Üzülme canım! Başkasına da yap bu teklifi. Onlar kabul edebilirler.

Teklif sahibi adam dibe vururken söyler söyleyeceğini.

- Sen bile kabul etmedikten sonra...

Yepisyeni

Reklamcıların kurnazlığıdır; son ürünü en iyi, en kaliteli ürünmüş gibi tanıtarak satışına gaz vermek.

"Filan marka yeni ürün daha beyaz yıkar!"

Daha beyaz yıkamayan eski ürünleri niçin satmıştınız bize Mademki daha beyaz yıkayanına erişmek mümkünmüş. Yani biz önceleri daha beyaz yıkamayan ürünleri almışsak, kandırılmış mı olduk

Kılıçdaroğlunun Genel Başkan olmasıyla medyada tutturulmuş bir yeni CHP sloganı, yeni CHP şöyle yapacak, yeni CHP böyle yapacak!

Peki, eski CHP neden yapmadı Eski CHPliler ne oldular da yenilendiler

Mademki yeni CHP daha iyi veya daha iyi olacak; eski CHPnin iyi olmamasının bedelini kim ödeyecek Eski CHP ile birlikte yaşamaya mecbur edilenlerin suçu ne idi

Yeni CHP, yeni bir cevap vermelidir.

Mail kutusundan

Selamünaleyküm

Yılların unutturamadığı Değmesin Yağlıboyayı özlediğimizi anladım bir kez daha... Kaleminize sağlık.

"Muhterem Hasan Aksoya dualarını isteyerek sevgilerimle 31.7.1992" imza ve notuyla sakladığım Yazdık Hesabını bugüne kadar kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum yani defalarca okudum...

Sizden ricam buradaki tefrikaları da yeniden gazetede yayınlamanız. Eğer imkansız ise en azından "ah bir prof olsam"ı yayınlarsanız memnun olurum.

Allaha emanet olun.

Hasan Aksoy

Millî Gazete Yalvaç temsilcisi

Saadet Partisi Isparta - Yalvaç  İlçe Başkanı.

Bir düzeltme yazısı

Sayın Tuncer

26 Aralık 2010 tarihli yazınızda yanlış algılama sonucu önemli eksiklikler var. "Ben böyle bir Türkiyede artık yaşamak istemiyorum." cümlesindeki "böyle" sözcüğüne dikkatinizi çekmek isterim. "Ben bu ülkede yaşamak istemiyorum" demedim. Bu bir. Peki, yaşamak istediğim ülke nasıl bir ülke Konuşmam şöyle sürüyor: "Daha güzel bir Türkiyede yaşamak istiyorum." Daha sonra da şöyle sürdürüyorum konuşmamı:

Yeni bir Anayasa istiyorum. Bunun nasıl yapılacağını, içeriğini uzun uzun anlatıyorum. İşte böyle bir ülkede yaşamak istediğimi, Türk halkının buna layık ve iradesinin de bu doğrultuda bulunduğunu, nitekim halkımızın yeni bir anayasa konusunda artık ısrarlı olduğunu söylüyorum.

1999-2000 yılı adli yılı açarken 1982 Anayasasını gayri meşru ilan eden bir hukukçu olarak yıllardır yeni bir Anayasa kotarılmasını bekledim. Halkımız da bekledi. Artık bu sorun çözülmeli.

Sanırım siz de bu görüşleri paylaşırsınız. Konuşmayı ve haberi bütünüyle incelemeden ve nesnel yorum kurallarına uymadan aklınıza geleni yazmanız, beni ülkeme, halkıma karşıymışım gibi göstermeniz çok üzücü. Bu iki.

Ben insanların niyetiyle, amacıyla, güdüsüyle uğraşanlara her zaman karşı çıktım. Buna yeltenenleri de Tanrının alanına girmekle eleştirdim. Umarım bu açıklama üzerine, "kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapmayınız" biçiminde evrensel etik ilke doğrultusunda aynı sütunlarda gerekli düzeltmeyi yaparsanız. Esenlikler.

Sami Selçuk