Bugün yaşadığımız zamanı, “hız çağı”, dijital çağ” vb. gibi isimlerle adlandırıyoruz. Bu toplumları da “gösteri toplumu”, “iletişim toplumu”, “hız toplumu/ fastfood “vb. olarak tanımlıyoruz. Böylesi bir zamanda insanın ruhu kadar bedeni de yoruluyor. Ruhu besinsiz kaldığı gibi bedeni ve duyguları da besinsiz kalıyor. Her şeye bu kadar kolay ulaşıldığı, her şeyin oldukça fazla olduğu iddia edilen bir zamanda bu açlık nasıl izah edilebilir? Bugün insanların madden ve manen yaşadığı çöküntüyü tamir etmeye yetecek hiçbir enstrümanın olmadığı bir vakıadır ya da insanların kendilerine iyi gelecek unsurlarla arasında büyük engeller ve engebeler bir de amiyane tabirle engerekler var. Sınırsız özgürlük düşüncesi, erişebilirdik algısı zamanla gönüllü bir tutsaklığa dönüşmüştür. İnsanlar kendi zindanlarını kendileri örmeye başlamışlardır. Bu noktada giderek sertleşen ya da nötrleşen her türlü duygu, düşünce kısa bir süre içerisinde buharlaşmaya başlamış veya itibar kaybına uğramıştır. Bu düzende uğramaya da mahkûmdur.
Zihinsel olarak hem bu çağın konforuna karşıymış gibi hamaset yapıp aynı zamanda da bu konforu en sonuna kadar yaşama arzusu da bir bünyede bulunabiliyor. Bu bakımdan öncelikle bir şeyin yanlış olduğuna kanaat getirmek başka bir şey, her şeyi kötüleyip o kötülükten uzak duramamak başka bir şey, bir de bütün olup biteni anlayıp-anlamlandırıp bir yol aramak bambaşka bir şey… Elbette üçüncüsü zor olanıdır. Bu zorluk, bu dünyada bir şeylerden vazgeçmeyi gerekli kılar. Zaten asıl özgürlük, vazgeçtiğinde başlayan bir şeydir. Bu bakımdan sunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki; zamanın sonunda bir yerdeyiz. Her şeyin metalaştırıldığı, duyguların pazarlanabildiği ve her şeyin bir veri mesafesinde ele alındığı ve de algıların yönlendirilmesi ile yol alınan bir noktadayız. Her şeyin günlük siyasi dilin, siyasi konumlanmanın belirlediği ve de bir şekilde herkesin karar mekanizmasını belirleyen temel ölçütün teke indirildiği bir yerden hayatı yaşıyoruz.
Her türlü sesin, hissin, inancın, düşüncenin kendini ifade etmekte zorlandığı hatta edemediği bir zamanı idrak ediyoruz. İnsanların hayat kalitesinin her geçen gün dibe daha çok vurduğu bir eşikte hiçbir şey yokmuş gibi sadece birilerinin doğrularına, söylemlerine bakarak hayatımızı konumlandırmamız insanın akıl sıhhatine yapılmış en büyük tahribattır. Her şey sekil itibarı ile var oluyor, giderek içerik (öz) kayboluyor. İnsanlar günlük (anlık) olaylara günlük (anlık) tepkiler veriyor. Hayatı okumada büyük bir problemler yaşanıyor. Giderek yozlaşma farklı düzeyde de olsa toplumun bütününe yayılıyor. Bayağılık giderek her şeyi kapsıyor. Belki de hızın en büyük etkisi kötülüğün hızlı ve organize bir şekilde yayılması, kötülerin sözlerinin, davranışlarının müşterisinin daha çok olması bu sebepledir.
Sosyal gerçeklikler diyerek, şartlar diyerek gerçeklerden/vasat’tan uzaklaşmak en çok bu çağın gerçek manada alternatifi olacak insanların bu kırılmış, yalnızlaşmış haline ilaç olacak din algısını yok etmeyi başarmıştır. Bugün din adına, dindar görünümlerin açtığı yaralar hiçbir kimse tarafından açılmamıştır. Şefkat ve merhametini, vasatını, bütüncül bakış açısını kaybetmiş bir topluluğun daveti hep eksik, hep kekremsi olacaktır. Belki bu yüzdendir ki ‘seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun ‘şiarı artık kendine yer ve muhatap bulamamaktadır. Bugün hiçbir düşmanın bir plan ve desise kurmasına gerek yoktur çünkü dışarıdan gelebilecek saldırılar bu kadar zarar veremezdi. Onun için güncelin yanılgısı en çok dindar görünümleri dönüştürüyor, hız en çok din dilini tahrip ediyor. Bu bakımdan etki gücü her geçen zamanda daha çok azalıyor. Belki her şeyi bir kenara bırakıp, en başından bakmak, anlamak, yaşamak ve yaşadığın ile davet etmek gerekir. Hoşça bakın zatınıza…