Eksik bir şey mi var?

Abone Ol

Eksik bir şey mi var hayatımızda, neden her şey bizden uzak düşüyor diye sorduğumuzda içsel eksikliklerden ziyade daha çok maddi kaynaklı eksiklikleri sayıp dökeriz. İçimizdeki eksikliğin nedeni büyük ölçüde ya elde etmek isteyip elde edemediklerimiz yüzünden ya da her gün reklamlar ve bin bir renkli sayfa ile donatılmış yalan hayatların imrentisi yüzünden. Çevrelendiğimiz çağdaş kapitalist uygarlığın iğdiş etmediği hasar vermediği hiçbir duygu ve değer yok.  Matematiğin, hesabın girmediği şeyleri ne aklımız alıyor, ne inanabiliyoruz ne de hayatın içine yaşantıya indirgeyebiliyoruz. Allah’tan başka bizim hayatımızı idame ettiren bir şey olmadığını düşünürüz, söyleriz ama hayata yansıması aynı şekilde olmaz; orada içinde yaşadığımız zamanın maddi öğretisi olarak somutluk ve sayılabilirlik girer. Niceliklerin zirve yaptığı bu zamanda nitelikler ise sadece marka ve marka değeri olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden eksikliğin kaynağını geçen zamanın güzelliğinde ararız. 

Zaman geçtikçe geçen zamana karşı duyulan özlem aslında o geçen zamanın kıymetinin bilindiğinden değil sadece eksikliği o zamanın akışına hasretmeyle ilgili. Ondan dolayı aslında ona da sahip olamadığımız ve de geçtiği için hayal dünyasında daha güzel yaşanmış gibi bir misyon yükleriz oysa geçmekte olanda o geçenden farksızdır. Aynı yiyecekler, aynı mekânlar aynı insan fıtratı, neden bu kadar geçmişe duyulan özlem var? Bir klişe olarak duran ve “Nerede o eski…” diye başlayan konuşmaların temelinde de insanın ağzının tadının bozulmuş olmasından ziyade, insanın tat alacak bir ağızdan yoksun oluşu yatmaktadır. Bu yoksunluk sadece maddi bir yoksunluk değil, bilakis derin bir manevi ve içsel yoksunlukla ilgili. Gelişi ile bolluk ve bereket kapıları ardına kadar açılan Ramazan’ı deruhte edişimiz de bu yoksunluklardan payını aldığı için, bir fiil o ‘Ramazan İklimi’nin içerisine girip yeterince nasiplenemiyoruz.

Bu yüzden de Ramazan sanki yeni bir “festival ayı” gibi, sadece sokakları, kahveleri, ekranları ve bilumum reklamları şenlendiriyor. Davul efekti ve mani ile gelen, nargile dumanları ve birbirinden faydasız iftar etkinlikleri ile son bulan bir ay; bir yenilenme, bir içe dönmeden ziyade belli bir zaman aralığı aç kalma ile ilgili gibi.  İşin özünün hiçbir zaman yakalanamadığı bir nevi kültürel faaliyete dönüşen “şenlik ayı” gibi. Böyle olunca da sonu “Şeker, Tatlı Bayramı”na çıkıyor.  Evet, çok az da olsa bütün bu seküler dünyanın üzerinden geçen ramazanı hissedebiliyoruz. Var, orada varlığına olan inancımız duruyor, biliyoruz, hissediyoruz ancak kavramaktan uzak bir bilinçle dolduruluyoruz. “Bir şey yapmak” amacı dolduruluyor içimize ve öyle salıyoruz ki kendimizi ve nihayetinde hayatımızdaki eksikliğin ne olduğuna dair bir muhasebeyi haliyle elimizin tersi ile itiyoruz.

Hâlbuki içinde bulunduğumuz zaman dilimi bütün seküler argümanların yerle bir olduğuna dair güçlü ve açık karinelerle dolu ancak biz yine götürüp bu karineleri onlara doğrulatıyoruz. Maalesef bu da bizde sanki bu ayı; açları düşünmek, empati yapmak, ya da bir şeyler yiyip-içme ile sınırlıymış gibi bir algıya götürüyor. Keşke gözlerimiz, gönlümüzle birlikte sık sık dalsa derinlere ve hayatın kiri akıp gitse içimizden. Her gece sahurla birlikte gökyüzü dolsa ciğerlerimize ve bir idrak anı gelse bulsa bizi…  İşte o zaman sadece bir şeyler yiyip içtiğimiz için ayakta kalıyor olmadığımızı ve açlığa tahammül ile imtihan edilmediğimizi kavrayabilirdik. İsmet Özel’in ifadesi ile “Oruç, şuurlu olarak bir Müslüman’ın kendisini Allah’ın yarattığını ve hayatta tuttuğunu göstermek üzere Allah’tan başka bir şeye hayatta bulunmak için ve hayatını idame ettirmek için muhtaç olmadığını göstermek üzere tuttuğudur.” Farkına vara vara yaşayacağımız bir ramazan duası ve eksikliğin ne olduğunun sorgulanacağı bir Ramazan’ı idraki temennisi ile hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Çocuk uykusunda gülüyor

Yılların acı çığlığından habersiz.”

(ALÂEDDİN ÖZDENÖREN)

Not: “Hani o, Rabbine gizlice seslenerek yalvarmıştı.  (Zekeriya A.S): “Rabbim, gerçekten ben (zayıfladım) ve benim kemiklerim (de) zayıfladı ve başım (saçlarım) ağardı. Ve Rabbim, ben Sana dua ederek şâkî (mahrum) olmadım.” dedi.  Meryem Suresini dinliyorum. Bazen Ahmet Naina’dan, bazen de Şatiri’den…

BİZE KADAR

1- Mahallene dön! Mahallendeki camide bir mukabele dinle ve teravihi mahallendeki camide kıl. Namaz çıkışı çayını komşularınla gerekirse mahalle kahvesinde iç. 

2- Uzaklardan uzak dur! Çokça Kur’an oku, anlamaya çalış ve içini dinle. Yardım edeceksen birine mahalleni önce tara, akrabayı unutma! Mezarlara da uğra. Kalabalıklardan uzak dur! Kendini ara, bul!

3- Mütebessim ol. Allah var, gam yok.  Uzun zamandır ihmal ettiğin ne varsa onlara yoğunlaş, yarın yok ne varsa bugünde var. Gönül al, ah alma! Sev, say; nefret ve hasetten, kibirden uzak dur!

4- Büyüklerin dizinin dibine otur nasihat iste, onlara hürmet et ve ihtimam göster.

5- Bir iş edin; az ve sürekli olarak onu yap. 

Bİr Lahza:

“- Beni sevdiğine dair kanıt göster

+ Kanıt inancı öldürür. Gösterirsem bilirsin. Ben bilmeni değil inanmanı istiyorum.”

(Sweet November’dan, / 2005)

Dağarcık

“Göz hep karşıya bakar. Kendi aksini görmek isteyen nasıl aynaya bakarsa, kendi varlığını ve benliğini görmek isteyen de öylece ötekine bakar.” 

(Kemal Sayar’dan tadımlık)

TEKKE

“Yıllar sonra öğrendim ki; Bağırıp çağırmana gerek yok! Sesini duymak isteyene bir fısıltın yeter.”

(Farid Farjad’dan tadımlık)