Geçim sıkıntısı, hayat pahalılığı, velhasıl-ı kelam ekonomik vaziyet, halkın gündemindeki baş köşeyi koruyor ve her geçen gün de yerini sağlamlaştırıyor. Zaten bu ülkede kime sorsanız, hangi kuşaktan insanlarla konuşsanız, bu gündem maddesinin hiç değişmediğini ve hep baş köşedeki yerini koruduğunu söyleyecektir.
Türkiye ekonomisi, sahip olduğu ve bir türlü kalıcı çözüme kavuşturamadığı yapısal sorunları ve kapitalist ekonominin bildik defoları nedeniyle 7-10 senelik periyotlarda krize girmeye teşnedir. Bunun örneğini 1994’te, 2001’de gördük. 2008 küresel krizi “teğet geçtiği” söylense de ekonomiyi tarihi bir küçülmeye uğrattı. Bunun halktaki karşılığı reel gelirin erimesi yani fakirleşmedir. O dönemki düşük kur-yüksek faiz politikasının marifetiyle, sıcak parayı “yüksek faiz vererek” çekebildik ve göreceli bir para ve kredi bolluğuyla sokaktaki vatandaş krizi algılayamadı. Ancak sürekli ileriye ötelenen borçlar ve bunların faizlerinin ödemeleri, yeni borçlarla daha da büyütüldü, ekonominin yapısal sorunlarına kalıcı çözümler üretilemedi, ekonomi yönetimi “seçime yönelik” bir popülizme hapsoldu ve “sıhhatsiz bir büyüme” trendiyle sorunlar çığ gibi büyüdü.
Özellikle 2013’ten itibaren “ekonomi ısındı, fren yapmak gerek” uyarıları da dikkate alınmayıp aynı defolu ekonomi yaklaşımında ısrar edildi. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ardından ise ekonomideki sorunlar iyice içinden çıkılmaz hale geldi, akla ziyan işlerin sayısı arttı, ekonomik realiteye aykırı önermelerin peşinden gidildi. Son 3-4 senede neredeyse her yıl yaşanan döviz kuru hareketleri, TL’deki değer kayıplarını her sene yeni zirvelere taşıdı.
Bunun toplumsal sonuçları ise neredeyse hiç üzerinde durulmayan bir fasıldır. İşsiz kalan, borç batağına saplanan, ekonomik sıkıntılar nedeniyle ruhsal sağlığı veya aile yaşantısı bozulan insanlar, ahlaksızlık batağına düşenler/düşürülenler… Yanlış ekonomi politikaları, “ben yaptım oldu”lar, kamu kaynaklarının hiçbir bilimsel temeli olmayan bazı önermeler uğruna heba edilmesi (misal enflasyon oranının altında faiz uygulaması, hem faizi 2 katına çıkardı, hem de bu uğurda Merkez Bankası’nın kaynakları harcandı, “kötü gün” parası bile kalmadı) gibi eylemler, ekonomik neticeler verirken çok daha önemli şekilde insani ve toplumsal sonuçlar da ortaya koyuyor. Elbette ki, kötü politikaların insani ve toplumsal neticeleri de haliyle son derece kötü oluyor.
Özellikle son 3-4 yılda katlanarak artan bir “krizden de öte” ekonomik buhran atmosferi, vatandaşa, esnafa, tüccara geçim sıkıntısı, hayat pahalılığı, dönmeyen çarklar olarak yansıyor. İnsanlar, yatırım yapmak veya yeni bir şeyler edinmek için değil de sadece aylık geçimlerini idame ettirebilmek, dükkanının kirasını ödeyebilmek, personele maaş verebilmek, biriken borcunu kapatabilmek vb için bankalara borçlanmak zorunda kalıyor. Hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı halkın tek gündem maddesine dönüşüyor iste istemez.
Çarpık ekonomik yapının ve son derece yanlış ve hatalı ekonomi politikalarının ve sorumsuzca yönetimin neticesinde fakirleşme hiç olmadığı kadar gözle görülür hale geldi. İnsanların reel gelirlerinin düştüğünü günlük harcamalara bakarak bile anlamak mümkün artık. Birkaç sene önce tanzim satış çadırları kurulmuşken, son dönemde de ucuz meyve, ucuz ekmek kuyruklarına denk geliniyor, yoksul milyonlara soğan patates dağıtımı yapılıyor ve marifetmiş gibi bununla övünülüyor.
2001 krizinin alamet-i farikası olarak sunulan ve bugün olan biteni görmeyen iktidar medyasının her fırsatta ısıtıp ısıtıp ortaya sunduğu yazar kasa atılması olayının misli vahametteki olaylar yurdun dört yanında yaşanıyor. Maddi sıkıntılardan, uzun süreli işsizlikten, borca batmış olmaktan, iflas etmiş olmaktan, çaresizlikten, velhasıl ekonomik kaynaklı sorunlardan yılmış ve tükenmiş insanların canlarına kıydıklarına dair haberler görüyoruz. Gündem olmayan, üstü alelacele kapatılan, üzerine konuşulmayan, meselenin kötü ekonomi ve yanlış ekonomi yönetimiyle ilgisine değinilmeyen yığınla acı olay vuku buluyor maalesef.
İşsizlik ve ekonomik sıkıntılar, çoluğunun çocuğunun en basit bir isteğini ve ihtiyacını bile giderememe… Giderek toplumsal bir meseleye dönüşen intiharlarla ilgili olarak en ufak bir gündem oluşmuyor, oluşturulmuyor. Tersine, ekonomide müthiş(!) durumda olduğumuz, rekorlar(!) kırdığımız, herkesin bizi kıskandığı(!) türünden absürd önermeler toplumun önüne konuyor. Mevcut ekonomi politikalarının vahim derecedeki kötü neticeleri kimselere tarafından sahiplenilmiyor, adeta sorumlu bulunamıyor. Toplumsal bir vakıaya dönüşen intiharlar da, büyük çoğunluğunun ortak noktasının ekonomik gerekçeler olduğu göz önüne alındığında, bu ekonomik tablonun acı meyvelerinden aslında…
Hemen her gün bir farklı yerden gelen “yokluk” intiharları, ekonomi yönetiminin karnesini de ortaya koyuyor zaten.