Türkiye ekonomisinin 2001 krizinden sonraki, yani AKP
iktidarı dönemindeki ahvali, IMF dayatmalarının ekonomi politikası olarak
somutlaşmasıdır. Düşük kur-yüksek faiz politikası ile ekonominin en can alıcı
unsuruna dönüştürülen sıcak para ihya edilmiş, paradan para kazananlar,
bankalar tarihlerinin en parlak dönemini yaşamıştır.
Hiçbir yapısal sorununu çözemeyen Türkiye ekonomisi, bu
dönemde sadece ve sadece mali krize girmedi. Basının büyük bölümünün yaptığı
yanlı haberler ve göstermediği gerçekler, toplumun gerçekleri algılamasını engelledi.
Kendisi sıkıntı içerisinde bulunan esnaf, sanatkar, işçi, memur, velhasıl-ı
kelam toplumun çalışan ve üreten kesimleri, sırf ekonomi bir krize
(oluşturulan algıya göre mali kriz) girmediği için tahammül gösterdi ve
pompalanan siyasi alternatif yok tuhaflığına da sığınarak ses etmedi.
Ekonomiyi sadece mali kesimden ibaret sayan bir
politikanın sonucu olarak, ekonomik büyüme üretim değil de borçlanma üzerine
kuruldu. Bunun neticesinde, devletin ekonomik varlığının küçülmesine bağlı
olarak ağırlığı artan ve çarkları çeviren özel sektörün ve dahi hanehalkının
borcu katlandıkça katlandı. Taşıma suyla dönen bir değirmen misali, ekonomi
pamuk ipliğiyle dışarıdan gelecek serseri sıcak paraya ve küresel yamyam
sermayeye endeksli hale geldi. Son Taksim Gezi Parkı olayları akabinde mali
piyasaların hayli çalkantı içerisine girmesi, çok iyi durumda olduğu söylenen
ekonominin yabancı kaynaklara bağımlı olduğunu ve tam bir kağıttan kaplan
olduğunu da gösterdi.
Uygulanan politikalarla ekonomiyi hem dış etkilere bu
kadar hassas ve dış kaynaklara muhtaç bir hale getirip, hem de lobilerin işi
kolaycılığına düşmek tam bir tutarsızlık manzarasıdır. Sağlıklı olmayan
verilerle ekonomik gerçekleri toplumdan gizleyerek oluşturulan sahte başarı
tablosunun boyaları dökülünce hangi lobiye atılacak acaba suç Mesela, milli
gelirin 10 senede yüzde 250 arttığını veya 3 e katlandığını söylerken, bunun
aslında reel olarak karşılığının yüzde 63 olduğunu söylememek buna bir örnektir.
Bunu reel fiyatla değil de cari fiyatla hesaplarsanız yüzde 250 sonucuna
ulaşırsınız, ancak sizin gelirinizdeki gerçek değişimi değil de enflasyon
etkisi arındırılmamış nominal değişimi verecektir. Reel değişim için sabit
fiyatlara bakarak bir değerlendirme yapmak şarttır.
İşin ilginç tarafı, 2002 den itibaren büyüme oranları
sırasıyla 6.2, 5.3, 9.4, 8.4, 6.9, 4.5, 0.9, -4.8, 9.2, 8.5 ve 2.2 olan
Türkiye nin, nasıl olup da 10 senede yüzde 250 büyüdüğü söylenebiliyor. Büyüme
oranları ortadayken, Maliye Bakanı nın hala 3.5 kat büyümeden bahsedebilmesi,
akıllara 5.7 milyar dolara satılan ve daha sonra Başbakan Erdoğan tarafından 7
milyar dolardan aşağısı ihanettir sözleriyle iptal edilen köprü ve otoyolların
özelleştirilmesini getiriyor. Sayın Şimşek, o günkü rakamı da çok başarılı
bulmuştu. Sanıyorum, rakamlarla arası pek fazla iyi değil Maliye Bakanı nın.
Bu konuda Maliye Bakanı ile twitter üzerinden tartışmaya
giren ekonomist Dani Rodrik e, Hürriyet ten Ege Cansen de destek verdi. Başka
isimler de tartışmaya katıldı ve Rodrik ten yana tavır koydu. Bunun üzerine
çark eden Şimşek, yine twitter dan, Sabit fiyatlarla kişi başı milli gelirin 3
kat artmadığı açık sözüyle tartışmanın mecraını güya kaydırmış. Sabit
fiyatlarla GSYH artış oranından bahsetmiyoruz ki! şeklinde sert çıkan, ancak
tartışılan konuyu da es geçen Şimşek, sözlerini, Hangi ölçüyü kullanırsanız,
kullanın! Türkiye, Ak Parti döneminde zenginleşmiştir. AK Parti hükümetleri
döneminde gelişmiş ülkelerle milli gelir farkı azalmıştır. Türkiye nin
makroekonomik temelleri sağlamlaşmıştır! Bir çok yapısal sorun çözülmüştür
diye bağlamış. Bu arada, hangi yapısal sorunun (mesela cari açık, bütçe açığı
ve tasarruf açığından hangisi) çözüldüğünü ise açıklamayan Şimşek, tabir-i
caizse laf kalabalığıyla asıl meseleyi geçiştiriyor.
Velhasıl-ı kelam, sözde altın ihracatı gibi 10 senede
3 e katlanan milli gelir gibi ekonomik aldatmacalarla cilalanmaya çalışılan
ekonominin boyası, en ufak bir olumsuz durumda dökülüyor.