Geride bıraktığımız hafta içinde açıklanan ekonomik
veriler bu yılın ikinci yarısına ilişkin kırılganlığın artış eğiliminde
olduğuna işaret ediyor. TÜİK tarafından açıklanan Mayıs ayı işsizlik rakamı bir
sene öncesinin aynı dönemine göre yüzde 0.6 oranında artarak yüzde 8.8 olarak
ölçülmüş; mevsimlik etkiler dışlandığında söz konusu oranın yüzde 9.6 olduğu
hesaplanmış. TCMB tarafından açıklanan Haziran ayı cari açık rakamı ise 4.45
milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiş; 2013 yılı ilk yarısında 35.9 milyar dolara
ulaşan rakam bir önceki seneye göre yüzde 20 oranında bir artış sergilemiş.
Özetle söylemek gerekir ise ekonomi büyüyemiyor ancak hem işsizlik oranı hem de
cari açık artıyor... Ödemeler dengesinin finansman tarafı ise akım olarak
cepten yemeye başladığımıza işaret ediyor ve bu nedenle döviz kuru ve faizlerde
yaşanan yükselişe şaşırmamak gerekiyor.
2012 yılı ikinci çeyrek döneminde gerginleşen Suriye
ilişkileri sonrasında Türkiye Ekonomisinin teklemeye başladığı, olumsuz küresel
koşulların da katkısı ile beklentilerin bozulduğu dikkat çekiyordu. Açıklanan
veriler de bu durumu teyit ediyor. Ekonomi büyüme ivmesini kaybediyor, işsizlik
ve enflasyon artıyor; bu koşullarda artmaması gereken cari açık büyüyor. Dış
finansman konusundaki giderek yükselen sıkıntı döviz kuru ve faizleri
yükselterek geleceğe yönelik eğilimleri olumsuzlaştırıyor. Bir yıl öncesine
göre ürün stoklarının çok daha sınırlı oluşu işsizlikteki artışı yavaşlatan,
cari açıktaki ve enflasyondaki yükselişi hızlandıran, sınai üretimdeki
durgunlaşmayı geciktiren önemli değişkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Diğer taraftan küresel düzeyde ABD ile Rusya ve Çin
arasındaki çok yönlü kutuplaşmanın Orta Doğu üzerindeki gerginliği daha da
tırmandıracak gibi görünüyor. Bu durum hem küresel ekonomik aktiviteyi hem de
bulunduğumuz coğrafyadaki ülkeler arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyebilir
ve mevcut istikrarsızlığı daha tehlikeli seviyelere tırmandırabilir. Türkiye
ekonomisinin de söz konusu koşullardan etkilenmeyeceğini varsaymak pek gerçekçi
olmaz. Eğer durum böyle olmasa idi Türkiye ekonomisine ilişkin belirsizlik ve
kırılganlık algılamamız daha makul düzeylerde kalabilirdi. Dış politika
tercihlerimiz ekonomi cephesinde yaşadığımız sorunların dozunu attırıyor ve
böyle olmaya devam edecek gibi görünüyor.
Mevcut koşullarda iç kredilerdeki yüksek oranlı artışa
rağmen iç talebin ve de ekonominin durgunlaşmasını normal saymak gerekiyor.
Zira kredilerdeki artışın büyük kısmını borç yapılandırmaları alıyor. Yabancı
kaynak girişinin önemli ölçüde azalması ise böyle idare etmenin de
zorlaşacağını düşündürüyor. Makro ekonomik göstergeler ve finansal
piyasalardaki eğilimler sorunlu kredi hacminin artacağına ve ekonomideki
durgunluğun derinleşebileceğini düşündürüyor. Bu tablo en çok hizmet sektörüne
ilişkin bilanço ve faaliyetleri yıpratacak gibi görünüyor. Başka bir deyişle
istikrar arayışları konusundaki evde yapılan hesap bu senenin ikinci yarısı
itibarı ile çarşıya uymayan bir görünüm sergiliyor.
Cari açığın piyasa beklentisinden düşük çıktığına ve
işsizlikteki artışın dozuna bakarak sevinmek gerçekçi bir yaklaşım olamaz. Tüm
koşullar ve eğilimlerle birlikte geleceğe yönelik değerlendirmeler olumlu
düşünmeye izin vermiyor. Tek başına döviz kuru ve faizlerdeki eğilim bile çok
şey söylüyor ve bu durumun geçici olmayabileceğini dikkate almak gerekiyor.
Belli ki gaz-fren derken ipin ucunu kaçırmış, neye hizmet ettiğimizi pek
anlayamamışız. İş dünyasının farkındalık eksikliği veya işi tarafından
yönetiliyor olması ve de hesapsızca risk almış olması yaşanabilecek sıkıntıların
boyutunu çok tehlikeli boyutlara taşıyor. Dış politika ile küresel koşullar ve
ekonomideki eğilimler koşullar ve ekonomideki eğilimler arasındaki güçlü
ilişkileri hesaba katmamanın bedeli çok ağır olabilir...