Ekonomi ilgi ister

Abone Ol

Türk Lirası, tarihte enderi az görülebilecek bir değer kaybı yaşadı. Tedbir olarak somut adımlar bekleniyor, ancak gündelik tedbirler ve “Yeni Ekonomik Model” adı altında teorik bir çerçeveyle yetiniliyor. Ekonomi yönetimi ortalarda gözükmeyince, ekonomideki belirsizlik görüntüsü iyiden iyiye belirginleşiyor.

Son birkaç aydır yaşanan, son günlerde de iyice çöküşe varan TL’deki değer kaybı, yani devalüasyonlar da gösterdi ki, Türkiye’de ekonomi yönetimi ya yok ya da “varla yok arasında”… Halihazırda uygulanan yanlış ekonomi politikaları, nedendir bilinmez, bir türü sorgulanmadı. Yetmezmiş gibi bir de zamanında gerekli adımların atılamaması ekonomiyi “ne yapsanız kar etmeyecek” bir noktaya getirdi.

Öyle bir durumdayız ki, gerekli yerlere gerekli müdahaleleri yapıp “tümör”den kurtulmak yerine, aspirin tedavisi, pansuman vs ile günü kurtarmayı tercih ettik sürekli. Elbette ki, “gerekli yerlere gerekli müdahaleler” popülist hamleler olmayacaktı ve birtakım maliyetleri olacaktı. Maalesef, popülizm galip geldi ve meseleler tam anlamıyla çözülme yoluna gidilmedi.

Bir kere ne kadar yüksek büyüme oranlarına ulaşsak da, yüksek enflasyon olduğu sürece bu büyümenin beklendiği etkiyi yapmayacağını bir türlü anlamadık, anlamak istemedik. “Büyümede dünya rekoru” propagandalarıyla kitleleri uyutmak, meselenin özüne vakıf olmanın önüne geçti.

Ayrıca “enflasyon mu faizden, faiz mi enflasyondan” noktasında da yanlış önermelerin peşine takıldık. Enflasyon ne kadar yüksekse faizin de o derece yükseleceği ve sürekli harici finansman ihtiyacı olan Türkiye için de bunun maliyetinin ağır olacağını önemsemedik. 2006’dan bu yana bir türlü tutturulamayan yüzde 5’lik enflasyon hedefinin ne kadar önemli olduğunu bari şimdi anlayabilsek…

Ekonomi yönetimini gereğince ciddiye almış olsak, yüksek enflasyon gibi bir bedel uğruna sırf popülizm yapacağız diye sürekli “gaza basmazdık”. “Yüksek enflasyon neticesi büyüme”, Türkiye’nin yumuşak karnı olan meseleleri nihayetinde önümüze koydu. Bunların başında da yüksek dış borç sebebiyle kur riski geliyor.

Bugüne kadar siyasi iktidar çevresinden yapılan açıklamalara bakınca hayretler içinde kalmamak mümkün gözükmüyor. Döviz kurundaki artış için “dolar, dolsa ne olur dolmasa ne olur” türü gayri ciddi yaklaşımları duymadık değil. “Dolar 3 kuruş arttı diye batacak değiliz” türünden ilgisiz açıklamalar da yapıldı. Meselenin ciddiyeti es geçilip, bir tür “karikatürize etme” tavrı sergilendi.

Halbuki özel sektörün 220 milyar dolar civarındaki borcu, sene başından bu yana “durduğu yerde” 800 milyar lira arttı. Zaten ekonomideki durgunluk nedeniyle sıkıntılı olan, finansmana ulaşması daha pahalı hale gelen ve kur nedeniyle de zor durumda bulunan özel sektör, şimdi daha da sıkıntılı bir sürecin eşiğinde bulunuyor. Ancak her ne hikmetse Yeni Ekonomik Model’de buna dair hiçbir açıklama yer almıyor.

Sıradışı ve çok ciddi döviz kuru hareketlerini, hiçbir şey yapmayıp da “bu da geçer“ edilgenliğiyle izlemek, ekonomiyi yönetmek değildir. Türkiye, ihracat yapabilmek için ihtiyaç duyulan ara mallarını ithal eden bir ülkedir. Döviz kurundaki korkunç artış, ithalatımızı yani cebimizden çıkan parayı artıracak. Cari açığın sebebi olan enerji faturasının daha da kabarmasına neden olacak. Daha birçok etki sıralanabilir.

Durum bu kadar ciddi olduğu halde, “dolsa ne olur dolmasa ne olur” tavrı, maalesef işleri bu noktaya getirdi. Her fırsatta “70’lerde tüp, gaz kuyruğu vardı”, “Ecevit döneminde yazarkasa atılmıştı” propagandasıyla insanları uyutan medyanın, bugünkü sıkıntıyı “görmemesi” ise hem mesleki hem de insani bir ahlaksızlıktır tabi. Düşünün, TL bir günde yüzde 15 eridi, yani yüzde 15’lik bir devalüasyon oldu ve bu medya 1. Sayfadan bu olayı “görmedi”, “göstermedi”… En başta halka, sonra da yapılan işe saygısızlıktır bu.

Ekonomi yönetiminden beklenen somut adımlardır, meselelere yönelik tedbirlerdir. Ekonomide güven ve dikkat eksikliği en büyük sıkıntıdır aksi takdirde. Ekonomi öyle menem bir şeydir ki, ilgi eksikliğini de anında fark eder. Bugün bunu yaşıyoruz.