Edebiyatımızdan portreler

Abone Ol

"Portreler", Yusuf Ziya Ortaç ın 1963 de ikinci baskısını yaptığı eseri. Abdülhak Hamid den, Tevfik Fikret e, Mehmed Akif den Haşim e, Yahya Kemal den, Hasan Ali Yücel e değin edebiyatımızın tanıdık simalarını konu almış.

"Ömer Seyfettin in Babıâli yokuşunda bir hikâye deposu vardı: Zaman Kütüphanesi. Zaman ın sahibi Misak Efendi ile pek dosttular. Ömer yazdığı hikâyeleri ayrı ayrı zarflara koyar, ağızlarını kapar ve üstlerine isimlerini yazardı: İncili Kaftan, Diyet, Falaka, Aşk ve Ayak Parmakları

Hikâye isteyen gazete, dergi sahibi Misak Efendiye gider, zarflara bakar, bir tanesinin adını beğenir, alırdı. Fiyatı beş liraydı her hikâyenin.

Bir gün, Vakit te Ömer in bir hikâyesi çıktı. Hoştu. Sürprizliydi. Yalnız kısa kısa cümleler can sıkacak kadar uzatılmıştı. Ömer:

- Ne yapayım cancağızım, dedi, Hakkı Tarık hikâye başına değil, satır başına para veriyor.

Bu denemeden sonra, Hakkı Tarık, Ömer in hikâyelerini satır hesabiyle almaktan vazgeçti.

Ercüment Ekrem gayet kolay yazardı. Yalnız rahat bir oda, temiz bir masa, iyi yontulmuş altı kalem, bir silgi, bir deste de beyaz kâğıt veriniz, yeter.

Ercüment memurluk hayatında her oturduğu koltuğu doldurmuş, yalnız hepsinden de birer nükte uğruna yuvarlanıp gitmiştir. Dili durmazdı. Atatürk evlendiği zaman o Cumhurbaşkanlığı Umumi kâtibi idi. Latife Hanımı ilk görüşte:

- "Latife latif gerek!" demiş ve Çankaya dan yuvarlanıp gitmişti.

Matbuat Umum müdürü iken de böyledir:

- Almanların bizden bir "H"si fazla, demiş. Onları Hitler idare ediyor, bizi itler!

Ertesi günü elinde kalem, soluğu yine Akbaba da aldı.

Bir gün de Ercüment Ekrem, Yusuf Ziya Ortaç a; "İkdam için bir romanın var mı diye sordular, ben de var dedim. Ama yok. Birazdan ilan etmeleri için adını söyleyeceğim."

Biraz düşündük, bir isim bulduk: Kundakçı! Bu müthiş bir çapkının romanı olacaktı. En zarif sosyete hanımından, en körpe mahalle kızına kadar her kalbe kundak sokan bir çapkının romanı.

Bunu duyunca hemen telefona yapıştı:

- Romanı yarından itibaren ilana başlayınız: İsmi, Kundakçı Ercüment Ekrem in gazetemiz için titiz bir itina ile yıllarca çalışarak hazırladığı büyük aşk, ihtiras, macera romanı dersiniz. İlanlar bir hafta kadar sürsün. Fotoğrafımı da gönderirim. Müsveddeler mi Hepsi hazır, hepsi. Yalnız bir gözden geçireyim. Ufak tefek rötuşlar yaparım belki.

Üç aydan fazla süren bu roman, İkdam gazetesinin satışlarını artırmıştı.

Mahmut Yesari için Yusuf Ziya, "Uzun yıllar içim ısınmadı ona. Sevemeyeceğiniz kadar çirkindi. Bu çirkinliğin en çok kendisini ürküttüğünü sonradan anladım.

Bir gece kafalar dumanlı, topluca Gardenbar a gitmek istedik. Mahmut Yesari, o sessiz, o uysal insan birden tersleşti. Yüzü, sesi, gözleri çirkin değil, korkunçtu adeta.

- Ben bu kafayla o ışıklı yere nasıl girerim O genç insanlar, o güzel kadınlar arasında nasıl otururum

Başında korkunç, vahşi bir et beni vardı. Bu el büyüklüğünde, mor, tüylü ben, onun kafatasına tırnaklarını geçirmiş bir canavar pençesiydi".

Hastalığında bile:

- Nafile demiş, öbür dünyada da rahat yoktur bana. Bu suratla adamı cennete de sokmazlar.

İbn-ül-Emin Mahmut Kemal, seksen yedi yıllık hayatının yetmiş yılını okumak, aramak ve yazmakla geçirmiştir. Eli hasis denecek kadar sıkıydı. Yemezdi, içmezdi ve giyime kuşama para harcamazdı. Ama bir ömür boyu sabırla cömertlikle topladığı kitapları üniversiteye ve biriktirdiği altınları yalnız hayır işlerine bağışlayacak kadar asil bir cömertlik göstermiştir.

Kendi eliyle hazırladığı vasiyetnamesinde: Zeynep Kamil Hastanesi ne yüz altın, Guraba Hastanesi ne seksen altın, Verem hastanesine altmış altın, Darüşşafaka ya yüz altın, Darülaceze ye seksen altın bıraktı.

Ama asıl büyük ve eşsiz mirası: Tarihçe-i Evkaf ve Teracüm-i Ahval-i Nuzzar, Osmanlı Devletinde Son Sadrazamlar, Son Hattatlar, Son Asır Türk Şairleri, Hoş Sada gibi yirmi bir cilt eseridir.