Edebiyat siyasa ilişkisi

Abone Ol

Hayatın bölümlenmesi, alanların birbirinden ayrılması ve

soyutlanması son iki yüz yılın Batı’dan gelen yabancı düşünce. Müslüman’ın

hayatı bütünlükten oluşur. Hiçbir şey diğerinden ayrılmaz. Batı düşüncesinden

kaynaklanan din ile devlet ilişiklerinin ayrışması, bireyin din ile dünya

arasındaki ilişkilerini birbirinden soyutlaması hayatın diğer alanlarına da

yansımış bulunuyor.

Son dönemde belli kesimlere mensup edebiyatçılar siyasa ile

mesafelidirler. Bunu, bilinçli bir şekilde yapıyorlar. Bu, sorumluluklardan

kaçma, sadece kendi benleri etrafında bir dünya kurmaktan kaynaklanıyor.

Edebiyat hayatın en canlı ve dinamik yönlerindendir. Daha çok düşünceye,

düşünceyi özümsemeye bunu kristalize ederek üst bir dille ve en güzel bir

biçimde anlatma sanatıdır edebiyat. Bu, şiir, düz yazı, deneme, roman, öykü,

eleştiri, incelemedir. Siyasa da hayatın içinde bir bölüm. Bölüm demek doğru

değil. Hayatın gerçeği. İnsanlar yönetir ve yönetilirler. Bunu yapan siyasa

adamlarıdır. Onlar günlük yaşarlar, daha çok olaylarla günlük olarak yüz yüze

olduklarından edebiyatçılar gibi düşünmeye, düşüncelerini özümsemeye zaman

bulamazlar. Pratik düşünürler. Bilinçaltlarında süzülenleri olduğu gibi aktarır

ve uygularlar. Edebiyatçılar onlardan bu yönleriyle ayrılırlar.

Siyasa adamlarının düşünce adamlarına, edebiyatçılara, bilge

insanlara gereksinimi var. Onlardan ayrı olmamalılar. Sanatlarından,

bilimlerinden, düşüncelerinden yararlanmalıdırlar. Sultan Murad Balkan seferine

çıktığında yanında Keykâbusnâme bulunuyordu. Onu okuyordu sürekli. Sultan

Fatih’in yanında Akşemseddin ile Molla Hüsrev’in bulunduğu bir gerçek.

Selahaddin Eyyubi’nin kendisi medrese geleneğinden gelen biri. Babası bir bilge

olarak yanı başında durur. Osmanlı sultanlarının hemen çoğu ya şiir ile ya da

başka sanat alanlarıyla doğrudan ilgilidirler. Bu musikidir, el sanatıdır,

hattır, resimdir. Mutlaka ilgilidirler. Sultan Fatih, Kanuni iyi birer

şairdirler.

Fuzûlî, Kanunî’ye toplum içindeki çürümeyi şikâyetnamesiyle

dile getirir. Bunlar tarihin belli dönemlerinde, sultanların pek hoşuna gitmese

de bir gerçek. Olması gereken de budur.

Son yüzyıla girmeden önce Tanzimat aydınlarının tamamı

siyasanın aktif içindedirler. Cumhuriyet döneminde de bu daha belirgin.

Özellikle Batıcı düşünceye mensup sanatçılar ve şairler doğrudan siyasanın

içindedirler ve müdahildirler. Sol düşünce başta beslenirken sonradan dışlanır,

sonra yeniden aktif siyasanın içinde yer alırlar.

Mehmet Akif doğrudan siyasanın içinde. Milli mücadeleye

katılanların başında geliyor. Sonra dışlanınca hayat riski karşısında yurdu

terk etmek zorunda kalır. Yahya Kemal baskıcı yönetim karşısında susar içine

kapanır. Üstad Necip Fazıl bütün riskleri göğüsler, Büyük Doğu dergi, gazete ve

mecmuasıyla müdahildir. Çok da hareketlidir ve çilesini de çeker. Hapis hayatı,

gözaltılar, baskılar vs. Üstad Sezai Karakoç düşünceyi önceleyerek bunu hayatın

geneline yayar. Bununla yetinmez doğrudan aktif siyasa içinde yer alır

partisini kurar. Düşüncesini, idealini siyasa ile hayata geçirir.

İslâmi düşünüşe sahip sanatçılar 1980 sonrasında da aktif

siyasada yer aldılar. Yazılarıyla ve düşünceleriyle. Cahit Zarifoğlu, Hama’ya,

Afganistan’a kayıtsız kalmadı. Onun ilgisi onun sanatını zayıflatmadı.

Çeşitlendirdi ve güçlendirdi. Bir başka bakış açısı getirdi.

Son dönemlerde İslâmî düşünüşe mensup kesimde ciddî bir

dağılma var. Bu dağılma sorumluluktan kaçma anlamına gelir. Kimi iktidarın güç

ve imkânından yararlanarak bürokrasi içinde yittiler. Kimi tamamen bir kenara

çekildi.

Dünya Müslümanlarının yaşadığı zulümler karşısında susmayı

tercih ettiler. Bu, suya sabuna dokunmama anlamına da gelir.

Bir sanat eserinin siyasayla içli dışlı olmasını

istediğimizden değil. O hayatın özünü oluşturur. Sanatçı ruhundan geleni yazıya

dönüştürür. Bugün yaşanan bu kadar zulme kayıtsız kalınabilir mi İnsan

sorumluluğu siyasadan kaçarak sadece kendi acılarını, sevinçlerini,

hüzünlerini, doğaya dönük yüzü onu sorumluluktan kurtarır mı Kalemin

sorumluluğu bu mudur