Edebiyat Ortamından Kitaplar

Abone Ol

ÜRETİMİ insanın insan olma serüveninde doğal ve temel bir etkinlik olarak görmeyen bir sistemde, tüketim kaçınılmaz olarak onun kendini göstermesinde göreceli bir amaca dönüşür. Ama insan, göreceli de olsa bu amacı gerçekleştirmede, bir özne olma algısı taşısa da, sonuçta sadece tüketimin işleyişinde bir araçtır. Burada söz konusu olan, salt üretim tüketim ilişkisinin çelişik ya da çatışıklığı şeklinde değerlendirilmesi değildir. Nitekim Marx, üretim ve tüketimi karşıt iki olgu ya da etkinlik şeklinde tanımlayarak değerlendirdiği için, yeni bir durum olarak ortaya çıkan “sanayileşme” olayını ve yol açtığı gelişmeleri bu bağlamda açıklamaya çalışmıştı. Gerçekten tüketim ve türevlerini temel alarak yaptığı sistem (kapitalizm) ve toplum (iktisadi, siyasi, hukuki, ahlaki ve dini yönleriyle) çözümlemesi, olgular çerçevesinde önemliydi. Ne var ki, insanın insan olarak varlık olma olgusu, aslında ciddi bir ihmal şeklinde geri planda durur. Belki de “ideoloji” kavramına bundan dolayı başvurmak gereği duymuştur.

Oysa insanın insan olma olgusuyla içten ilişkili olan etkinlik üretim olarak nitelendirdiğimiz etkinliktir ve tüketim bir olgu olarak bunun bir karşıtı şeklinde değerlendirilemez. Kuşkusuz tüketim de bir insani etkinliktir. Ancak insan tüketim etkinliğini ne kadar arttırsa, yoğunlaştırsa, genişletse ve çeşitlendirse de, varlığının bir göstergesi olarak ona kalıcılık niteliği yükleyemez. Kaldı ki, tüketim, sadece eylem olarak bir başka öznenin üretimiyle gerçeklik kazanabilmektedir. İnsanın insan olma olgusunu kavramada üretkenliğinin, çalışmasının ya da emeğin işaret edilerek vurgulanması başlı başına anlamlıdır.

İnsanın üretkenliğini bilme, düşünme ve duyma öz yetileri temelinde tanımlamak istediğimizde bilim, felsefe ve sanat-edebiyat olarak nitelendiriyoruz. Gerçekten bilim, felsefe, sanat-edebiyat üretimi, bizzat insanın kendisinden başlayarak toplum ve türevlerini ya da bağlılıklarını (din, ahlak, hukuk, kültür, devlet vb), doğa, evren ve Tanrı kavrayış ve duyuşunu açığa çıkarır, gerçeklik olarak güncelleştirir, eylemlileştirir. Üretimi, salt iktisat alanına inhisar ettirmek, insanın insan olma olgusunun tezahürü olan üretkenliğini sınırlandırmak, dahası onu meta yapıcı (homo faber) bir canlı nesne düzeyine indirmek, demektir.

Genel bir gözlem, ne yazık ki, günümüzde insanın meta yapıcı bir canlı nesne şeklinde anlayışına saplanıp kalmış izlenimi vermektedir. Sözgelimi “manevilik”ten yalıtılmış bir “dindar” kişilik, ihtimal farkına varılmamış, en azından, “pozitivist”, hatta dilim varmıyor, ama maddeci bir anlayışa sarmalanıyor. Bilim ve felsefenin geniş bir düzlemde değerlendirme gereğini saklı tutarak, bir takım imkânları içkin olan sanat ve edebiyat, bu saplanmışlıktan çıkışa bir kapı aralayabilir. Belki bunun ilk adımı, özgül ve zor şartlar içinde ses vermek isteyen dergilerde başlatılabilir. Bu yönde Yedi İklim, Edebiyat Ortamı gibi dergilerin yanında, ancak dikkatli bakışların seçebileceği, çoğunlukla da ulaşamayacağı diğer dergiler, birer anlamlı çaba olarak direnmelerini sürdürmektedirler. Bu etkinliğin doğal verimi olan kitap yayımı, önemli bir açılımdır. Nitekim Edebiyat Ortamı Dergisi, çoğunlukla dergide yayımlanan yazıları bir araya getirmek suretiyle bu açılımı gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede, Mustafa Aydoğan, lütfedip gönderdiği altı kitap ile çabasını göstermiştir. Emre Döğer “Öncesi Mavi”, Mustafa Safa “Orada”, Mustafa Aydoğan “Güneşin Ayak İzlerini Takip Et” şiir kitaplarıyla, Sadık Yalsızuçanlar “Yalnızlar Koridoru” deneme, Mustafa Aydoğan “Yüzdeki Leke” ve Turan Karataş “Söyleşiler” kitaplarıyla çabalarının ürününü ortaya koymuşlardır.

Aydoğan’ın “Yüzdeki Leke”de ele aldığı “Ahlaksızın Kışkırtıcı Felsefesi” adlı yazısı, Ahlak’ın “Ethik” bağlamında yer aldığı, alması gereken sorununa bir gönderme niteliği taşımaktadır. Fakat sorun daha geniş bağlamda ve oylumda irdelenecek bir mahiyet ve nitelik taşımaktadır. Sözgelimi “ahlaksız” niteleme ya da kategorisini neye göre belirliyoruz Karataş, farklı zamanlarda yapılan söyleşilerini söz konusu kitapta toplamıştır ve belirleyici düşünce “şiir” üzerinedir. “Sanatların en zor olanı” olarak tanımlanan “şiir”in, sanat olarak mahiyet bakımından mı, yoksa anlatım, aynı zamanda üslup ya da değer bakımından mı “en zor” olduğu, gerçekten Estetik açıdan, en azından Sanat Felsefesi açısından tartışılması yararlı bir konu olarak görülebilir.

Şiir konusunda, tam ifade edilmediğini sandığım içe kapanma veya aşırı öznelleşme yönsemesini açıcı olabilecek “anlatım” ve betimlemeye yönelmek ve yer vermek, dengeleyici bir işlev üstlenebilir. Emre Döğer ve Mustafa Safa’nın şiirinde betimlemeye yöneliş ipuçları sezinleniyor, bir de anlatım ile buluşturulsa, acaba nasıl olurdu, diye düşündüm. Elbette “anlatım” sözcüğü kilit konumdadır ve üzerinde derinlemesine düşünülmesini gerektirmektedir.