Siyasi tarih insanların topluluk halinde yaşamanın zaruretinden oluşmuştur. Hiçbir insan kendini insanlıktan yalıtarak yaşama gücüne ve kabiliyetine sahip değildir. Bunun için insanlar tarih boyunca hep bir arada yaşamanın yollarını aramışlardır. İstenen sadece bir arada yaşamak değil, ahenkli bir şekilde varlığını sürdürmektir. İnsan topluluklarını ahengi sağlayarak bir arada tutan kuvvet yönetimin becerisinde gizlidir.
İnsanlığın sosyal ve siyasal tarihi işte bu becerinin gösterilip gösterilmediğinin bir çetelesidir. Farklı zaman ve mekânlar, farklı yönetim anlayışlarına ve becerilerine şahitlik etmiştir. Eski Yunan’ın ilk demokrasi denemeleri, daha sonra kişi ve aile saltanatları, krallıklar, padişahlar, teokratik yönetimler, küçük prenslikler, aşiretler gibi birçok farklı yönetim anlayışları farklı zaman ve mekânlara hâkim olmuştur. Günümüzde ise baskın olan ulus devlete dayalı bir düzendir. Bu düzenin yönetim tarzı ise bazen demokratik, bazen cumhuriyetçi, bazen askeri veya sivil monarşi şeklinde varlığını sürdürüyor.
Peki, bugünkü düzen insanlığın saadetini sağlayabiliyor mu? Herkesin malumu olduğu üzere, buna vereceğimiz cevap elbette hayır. Buna karşın mevcut sistemden rahatsız olanların yapması gereken alternatif üretmek olmalıdır. Ama bugüne kadar yeni bir paradigma ortaya koyan muhalif bir ses ne yazık ki olmamıştır. Çünkü var olan bilinç düzeyimiz bizim mevcudu aşmamızı sağlayamıyor. Bu nedenle muhalif duruş ve söylemlerin vardığı nokta mevcudun tadilatından başkası değildir.
Geçmiş tecrübelerimizden yola çıkarak meseleyi daha iyi anlayabiliriz. Kur’an ve sünnetin yönetimle ilgili sistem değil ilkeler ortaya koyduğunu biliyoruz. Bundan dolayı yapılması gereken bu ilkeler üzerinden bir sistem tayin edilmesidir. Fakat Müslümanların siyasi tarihinde ilkeler kurucu değil istikamet tayin edici olmuştur. Müslümanların siyaset tasavvuru düzeni ilkelerle buluşturmak üzerine kurulmuştur. Siyasetname ve siyasete dönük metinleri bu şekilde değerlendirmek mümkün. Bu nedenle Müslümanların siyasi düşünce üretiminde saltanat veya krallıklar sorgulanmamıştır. Bunun yerine Kur’an ve sünnetin vazettiği ilkelerle bu sistemlere istikamet tayin edilmeye çalışılmıştır.
Örneğin Efendimizden sonra devletleşme süreci Raşit Halifeler diye adlandırdığımız dört halifenin yönetimiyle devam etti. Fakat bu zaman diliminde bir sistemin tam olarak kurulamadığını görüyoruz. Daha sonraki süreçte Müslümanlar fiili olarak karşılaştıkları Sasani ve Bizans örnekliklerinden yola çıkarak saltanatı İslam devletinin yönetim sistemi olarak benimsemişlerdir. Bundan sonra siyasete dönük bütün üretimlerin kaynağı saltanata dayalı sistemin içerisinde olmuştur. Bu dönemde yaşayan âlimlerin bundan farklı bir sistem düşünmeleri hem örneklik açısından hem ihtiyaç açısından mümkün değildi.
Tarihi süreçte bu yaklaşımın başarılı kabul edebileceğimiz dönemleri olduğu gibi dini form ve içeriğin saltanatın keyfiliği için kullanıldığı dönemler de fazlasıyla olmuştur. Bunun gibi çağın kurulu düzenleri üzerinden oluşturulan sistemlere ilkelerin hâkim olabileceğinin bir garantisi yoktur. Aynı durum çağımızın hâkim siyasi paradigması için de geçerlidir. Mevcut düzene istikamet tayin eden ilke merkezli geliştirilen söylemlerin geçmiş siyasetnamelerden farkı olmayacaktır. Bundan dolayı yapılması gereken siyasi üretimin ilk adımı ilkeleri kurucu unsur olarak konumlandırabilmektir.