Yıllar önce yazar bir beyefendi okuyucuyla ilgili
duygularını şöyle ifade etmişti: Romanlarımda dramatik olayları ele alıyorum. Okuyucu, romanı okumaya
başladığında acıyı yoğun şekilde hissetmeli, hüzünlenmeli ve olayın tesirinde
kalmalı. Biz duygusal bir toplumuz, içinde gözyaşı olmayan bir ürün pek gitmez.
Eğer İngiltere de yaşıyor olsaydım, tarzımı değiştirmek zorunda kalırdım. Çünkü
eserlerim okunmazdı
Bizim insanımıza göre, bir eser, bir film, bir şarkı
mutlaka acının yanından geçmeli. Televizyonun başına geçtiğimizde yüreğimizde
bir sızı hissetmeliyiz, kötü kahramanlar için yumruklarımız sıkmalı, ezilen
için ağlamalıyız. Filmin kahramanı ile özdeşlemeli ve onu ailenin bir ferdi
gibi görmeliyiz. Acılarını içimizde taşımalı ve hatırladıkça hüzünlenmeliyiz.
Gün içinde yakınlarımızla konuşurken bu dramatik hikâyelerden örnekler
vermeliyiz...
Dinlediğimiz şarkının sözleri de acıya değmeli. İfadeler
bizi kendi acılarımıza götürmeli ve o günleri yeniden yaşatmalı. Şarkıyı dinlerken
eşlik etmeli, ağlayıp rahatlamalıyız. Bize hüzün vermiyorsa ne dinlediğimiz
şarkıdan ne de izlediğimiz diziden keyif alabiliyoruz. Acı adeta ihtiyacımız
olan bir şeymiş gibi arayıp duruyoruz.
Bir hanım, annesiyle birlikte Türk filmi izlerken, filmin
bir karesinde annenin ağlamaya başladığını ona teselli vermek için -anne biraz
büyütüyorsun, altı üstü bir film bu- deyince de sen ne kadar vicdansız bir
insanmışsın, kadının acısını hissedemiyorsun diye çıkıştığını anlatmıştı.
Bir arkadaş toplantısında tanıştığım hanım şöyle bir soru
sormuştu: Annemin çocukluğumdan beri sürekli yinelediği bir vasiyeti var.
Ölümünden sonra haftada bir mezarına gelip ağlamamı, ağıtlar yapmamı istiyor.
Bir keresinde anne Allah uzun ömür versin ama bir gün Hak vaki olursa, senin
için hep dua okumak isterim demiştim. Annem oturduğu yerden kalkmış ve sende
hiç vefa yokmuş, sana hakkımı helal etmiyorum diye bağırmıştı. Annem hiç
değişmedi, hemen her gün, ölünce mezarıma gelip ağıtlar yakacak ve ağlayacaksın
değil mi diye soruyor ona nasıl davranmalıyım
Bir şeyi ne kadar abartır ve ne kadar gözyaşı dökersek
annemizin nazarında makbul evlat, komşumuzun nazarında makbul komşu,
arkadaşlarımızın nazarında makbul arkadaş oluyoruz. O yüzden bir şeyi
olduğundan fazla abartıyor ve olayı bir yerinden tutup mutlaka acıya
bulaştırıyoruz. Çünkü bizden bu isteniyor.