Duyguların uluslaşma süreci

Abone Ol

Hiçbir insan, diğerlerinden bağımsız yaşayamaz. Her insan hem muhtaçlık, hem paylaşım anlamında hem de dayanışma ve iş bölümü anlamında başkalarıyla ilişkisi olmak zorundadır. İnsanların birlikte yaşaması nasıl ki, fıtri bir zaruretse bu birlikteliği sağlamlaştıran, anlamlı kılan ve sükûnet teskin eden temel motivasyon da duygu birlikteliğinin sağlanabilmesidir. Duygu birlikteliği, aynı amaç için bir araya gelen topluluklar açısından oldukça önemlidir. Her topluluğun varlık amacı ancak bu duyguların bir noktaya doğru akmasıyla anlamlı kılınabilir. Akrabalık ilişkileri, hemşerilik dernekleri, ulus bilinci ve din kardeşliği gibi olgular, duyguların bir noktada birleşmesiyle sağlam temeller üzerine oturabilir. Bu girişten sonra ulus inşa etme sürecinde duyguların rolüne geçiş yapabiliriz.   

Uluslaşma sürecinin temel motoru, eğitimin tabana yayılmasıdır. Yaygın eğitimin zorunluluğu devletin makbul vatandaş inşa etme sürecinin en önemli aygıtıdır. İşte bu aşamada bireyler vatandaş olmak için hem zihnen hem de kalben hazırlanıyor. Kahramanlıklarla örülmüş ortak geçmiş vurgusu ve idealize edilmiş gelecek tasavvuru yaygın eğitimin paltosundan çıkmıştır. Böylece ilk duygusal tasarımların yaygın eğitimin müfredatıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Devletin ulus inşa etme çabası için önemli olan duygu birlikteliğinin zemini bu şekilde atılıyor. Bunun yanında devlet, bu duygu birlikteliğini sağlama noktasında başka aygıtlardan da yararlanır. Ulusal sembollerin kutsallaştırılması, ulusal bayramların kutlanması, düşmanlaştırma, harici tehditler ve hain metaforu gibi enstrümanlar duygu birlikteliğini sağlamada önemli araç olmuşlardır.

Peki, ülkemiz özelinde bu duygu birlikteliği gerçek anlamda sağlanabilmiş midir?

Bu soruya cevap ararken birlikte yaşamaya dair duygusal motivasyonları tarihin süzgecinden geçirmemiz gerekiyor. Çünkü ulus devletin kurulma aşamasında verilen bağımsızlık mücadelesi belli bir duygu yoğunluğunu taşıyordu. Ancak daha sonra ülkenin ulus inşa etme aşamasında yaşadığı tecrübe duygusal birliktelikten ziyade duygusal ayrılığı tetiklemeye başladı. Ulus devlet olma yolundaki inşa edici kavramlar Türkçülük ve Batılılaşma olmuştur. Bu iki kavramın devlet eliyle politikaya dönüştürülmesi ve uygulanma aşamasındaki sert tutumu duygusal farklılıkların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Batılılaşma hamlelerinin toplumsal tabanın kodlarından bağımsız sert ve keskin bir şekilde yürütülmesi muhafazakâr kesimin, Türkçülük üzerine yürüyen ulus inşa etme çabaları ise diğer kimliklerin oluşturulmak istenen duygusal motivasyona gönül rahatlığıyla dâhil olmasına engel olmuştur. Bu yüzden ülkenin içinde bulunduğu siyasi yelpazenin farklılaşması bu duygusal parçalanmışlığın bir neticesidir. Aynı durumu günümüzde de görebiliyoruz. Duygusal birlikteliği sağlayabilecek durumlarda bile ayrışmayı hissediyoruz. Bunu aslında duyguları yönlendirebilme gücüne sahip erklerin tüm toplumsal farklılıkları gözetmemesine bağlayabiliriz. Nasıl ki, ulus inşa sürecinde muhafazakârlar ile Türklük harici diğer kimlikler duygusal birlikteliğe gönül rahatlığıyla katılamadıysa, bugün de milliyetçi sağ siyasetin duygusal motivasyon çabalarına karşı diğer siyasi kesimler mesafeli durmaktadır. Ulus devletin inşasına dönük bilinçli veya bilinçsiz eylem ve ihmallerin doğurduğu bu duygusal kamplaşma, bugün duyguların siyasetin aparatı olarak kullanılması nedeniyle devam etmektedir.

Farklı kimliklere, farklı inanışlara ve farklı yaşama biçimlerine rağmen toplumsal ahengin kurulabilmesi için temel meselelerde duygusal birlikteliğin sağlanması önemlidir. Buna karşın bizim yaşadığımız asıl sorun ise bu duygusal birlikteliği sağlayacak asgari müştereklerin değil, farklılıkların ön plana çıkarılıp buralardan kutuplaşma üreten siyaset yapma biçimleridir. Bu durum, bize duygu birlikteliğini sağlayamadığımız sürece yeni toplumsal travmalara hazır olmamız gerektiğini göstermektedir.