Duygu birlikteliği

Abone Ol

İnsanların birlikte yaşaması fıtri bir zaruretse bu birlikteliği sağlamlaştıran, anlamlı kılan ve sükûnet teskin eden temel motivasyon duygudaşlıktır. Her topluluğun varlık amacı ancak bu duyguların bir noktaya doğru akmasıyla anlamlı kılınabilir. Din kardeşliği dediğimizde de, ulus bilincine atıf yaptığımızda da, hemşerilik, akrabalık, mahallelilik gibi toplulukları dikkate aldığımızda da bir duygusal birliktelikten bahsediyoruz demektir.

Topluluk halinde yaşayan insanların aynı fikirlere sahip olmasını bekleyemeyiz. Ama aynı olaya maruz kalanların az veya çok aynı duyguları paylaşmalarını ise elbette bekleyebiliriz. Çünkü temel insani müşterekler bunu gerektirir. Sevincin ve acının kaynağı birdir. Fakat bu gerçeğe rağmen insanların birbirlerinin acılarına veya sevinçlerine karşı duyarsız olduklarını da görüyoruz. Bahsettiğimiz bu sorunun kaynağını farklı fikirlere sahip siyasi motivasyonun duyguları yönlendirmesinde aramamız gerekiyor. Siyasetin ülkemizdeki baskın gücü ve ayrıştırıcı dili duyguların da bu yönde şekillenmesine neden oluyor.

Farklı fikirlerin aynı duygu etrafında birleşip bir topluluk oluşturması mümkünken neden böyle bir duygusal ayrışmaya doğru yol aldığımız üzerine düşünmemizde fayda var. Benim âcizane fikrim siyasi mekanizmanın fikirler üzerinden değil duygular üzerinden yürütülmeye çalışılmasıdır. Bu gerçeklik son yirmi veya otuz yılın bir sorunu değil daha uzun süreyi kapsayan yakın tarihin bir gerçeğidir. Fikirlerinin gücüne inanmayan siyasilerin duygular üzerinden yürüttükleri siyaset nihayetinde fikirlerin içini duygularla doldururken her duyguyu farklı bir fikrin kabına almayı ihmal etmemiştir. O yüzden baktığımızda bugün her acı kendi mahallesinde yaşanıyor.

Buna rağmen kriz dönemlerinin bu duygusal birlikteliği sağlamak için bir istisna oluşturması gerektiğini düşünebiliriz. Son birkaç günde yaşananlara, söylenenlere, tartışmalara baktığımızda bu istisnayı görüp göremediğimiz konusunda emin değiliz. Bir taraftan tüm ülke olarak herkesin aynı acıyı hissedip bir şeyler yapma gayretinde olduğunu görmüşken diğer tarafta ise başkalarının samimiyetinin sorgulandığına, gayretinin yok sayıldığına, varlığının görmezden gelindiğine de şahitlik ediyoruz. Bu tezatlığı ancak aynı duyguların farklı fikir kaplarından çıkmasıyla açıklayabiliriz. Fikirlerin ön yargılarla beslenmesi; incitici, küçümseyici, ötekileştirici ve suçlayıcı bir dilin varlığı farklı kalplerde yer alan aynı duygular arasına aşılmaz duvarlar örmüştür.

Aslında şunu da ifade etmeden geçmemek gerekiyor. Bu tür olumsuz olaylar karşısında yaşanan bu duygusal yoğunluğun bir sonraki durağı bu duygusal motivasyonun siyaset alanına nasıl yansıyacağının akla gelmesidir. Bu şekilde bir düşünceyi ancak siyasetin toplumsal hayatın merkezine yerleşmesiyle açıklayabiliriz. İnsani değerler üzerinden değil siyaseten durulan yer üzerinden bu duygular ifade edilmeye başlandığında sorun başlıyor demektir. 

Son yaşadığımız hadiseler bu gerçekliği bize tüm çıplaklığıyla ifşa etmiştir. Herkesin acısını yüreğinde hissettiği aynı olay karşısında dökülen gözyaşlarının samimiyetini sorgulama cesaretini insanlar birbirlerinde nasıl görüyorlar? Önyargılarla örülmüş duvarları aşamayanların başkalarının duyguları üzerinde nasıl da tepindiğini hep birlikte gördük. Hatta onların varlıklarını bile kabullenemeyişlerine de şahitlik ettik. Bu vahim manzara şunu göstermektedir ki; duygu birlikteliğini sağlayamadığımız sürece yeni toplumsal travmalara hazır olmamız gerekiyor.