Düşünme ve Kavramsallaştırma-II

Abone Ol

Din, felsefe ve bilim, aynı zamanda sanat, amaçları

bakımından ortak bir hedefe yöneliktirler, yani hakikat kavramıyla ifade

edilen olgu yu amaçlarlar. Birtakım ortak kavramlara, ilkelere veya olgulara

dayansalar da, mesela insanın akıl ve duygu etkinliği gibi, hakikate erişme

yolları kendine özgü nitelikler içerirler. Bu yöntem sorunu olarak

tanımlanabilir. Mesela dinin, mahiyetinden kaynaklanan kavram ve ilkelerini,

kendine özgü yöntemiyle değil, felsefe ya da bilimin yöntemlerinden herhangi

birini esas alarak kavramaya çalıştığımızda, onun mahiyetini sınırlandırmış

oluruz. Belki de, mahiyetini, dolayısıyla yöneldiği amaç olan hakikati

çarpıtıcı bir nitelikte konumlandırma durumunda kalabiliriz. Felsefede bunun

çarpıcı örnekleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Felsefi yöntem gereği hakikati

kavramaya yönelik çabalarının sonucunda Platon idea , Aristoteles form ,

Spinoza töz kavramlaştırması yaparak, dinin temel ve merkezi ilkesi olan

birlik (vahdaniyet) ilkesini ortaya koymak istemişlerdi. Felsefenin, kendine

özgü kavramı olan varlığın birliğini, din Tanrı olarak tanımlamaktadır. Eğer

din, felsefe, bilim ve sanatın amaç ve yöntemlerinin, kendine özgü

kavramsallaştırma özelliğini göz önünde tutmaz, yani sistematik düşünmenin

gereğini yapmazsak, büyük bir karmaşanın ve yanlışın içine düşmemiz

kaçınılmazdır. Nitekim Platon, felsefi yönteminin gereği olarak

kavramsallaştırdığı idea kavramını, özellikle son dönemlerinde yazdığı

eserlerinde iyi ideası şeklinde nitelendirmek durumunda kalır. Ama bunu bütün

ideaların kaynağı, aynı zamanda yaratıcısı biçiminde de tanımlamaya

başladığında, adeta sınırı aşar. Bundan dolayı sert eleştirilere uğrar. Aristoteles in

mutlak formu, Spinoza nın tek tözü (substantia) de böyledir. Çünkü ne iyi

ideası , ne mutlak form ve ne de tek töz , dinin tanımladığı Tanrı kavramı

yerine konulamaz. Aksi takdirde, büyük bir yanlışlığın içine düşülme bir

tarafa, asıl olarak düşünme etkinliğinin özünden saptırılması gibi bir durumla

karşı karşıya kalınır.

Bu bağlamda kavramsallaştırma ve sistematik düşünme,

gereğince işletilemediği takdirde insanın mugalata yapması ve genel söyleme

sarılması kaçınılmaz hale gelebilmektedir. Sayısız yeni kavramların ve sınırsız

yeni bilgilerin kullanılması, hakikatin, dünden daha doğru ve daha kuşatıcı

algılanıp kavrandığı, daha derinden içselleştirildiği anlamını da vermez. Belki

de, hakikati daha saf, yalın, içten algılama ve kavramayı karartıcı,

engelleyici, hatta saptırıcı bir niteliğe bile dönüşebilir.

Bir yargı, hüküm olarak değil, genel bir gözlem olarak

bugün İslam dünyasında, bu arada Türkiye de de düşünme faaliyeti bakımından,

kavramsallaştırma ve sistematik düşünme alanında açık bir sıkıntının bulunduğu

söylenebilir. 80 li yılların, yani 12 Eylül hareketi sonrasının yaydığı ufunet

ortamında bir reklam cıngılı şöyleydi:  Alkolsüz bira! bunun mümkün olup olmadığı, değerlendirmesi, maksadı

vb. tartışmaya gerek yok. Pratik amaç, bira ya da alkol üreten firmanın daha

fazla kazanç elde etmesiydi. Benzer şekilde, aile kurumunu, dini, ahlaki ve

hukuki bir değer ve kurum olan evlilik ve nikah ile ilgili bir başka söylem ve

tartışma başlatılmıştı: Nikahsız birliktelik. Özetle dönemin ruhunu şöyle

formüle etmiştim: Alkolsüz bira, nikahsız evlilik ve imansız din (yani, haşa)

İslam! . Oluşmuş o ruhun ya da gudubet olarak üstümüze çökmüş o havanın

altında insan, erdem, toplum, devlet, demokrasi, hukukun üstünlüğü, adalet vb.

üzerinde tekrar tekrar ne kadar tartışmalar yapıldığını, söylemler ortaya

konularak geliştirilmeye çalışıldığını hatırlayalım. İyimser açıdan bakarak

insan, toplum, devlet, hukuk, adalet, iktisat, kentleşme, çevre duyarlığı,

tüketim alışkanlığının hızlı ve yaygın bir şekilde artışı, haberleşme, ulaşım

ve daha bir sürü alanda sorunların çözümlendiğini, birtakım rahatlamalar

sağlandığını varsayalım. Ancak bütün bunların sonucunda din, bilim ve sanat

alanında ne türden bir kavramsallaştırma ve sistematik düşünme yönünde gelişme

oldu, şeklinde bir soru mukadder olarak ortadadır. Gerçekten sorunlar, eni-boyu

kavranıp çözümlenmiş midir En basitinden aynı inancı paylaşan insan ve

toplumlar daha bir yakın mıdır, yoksa giderek uzaklaşmakta mıdırlar Millet,

ümmet, cihat, kardeşlik kavramları ne anlam ifade etmektedirler Ve daha iyi ve

doğru anlaşılmaları bakımından ne ölçüde kavramlaştırma ve sistematik

düşünmenin konusu olabilmiştir