Kavramsal, sistematik düşünülmediğinde, kaçınılmaz olarak
mugalata ve genel söylemlere dayanan bir görünüşte-düşünme tarzı baskın konuma
gelir. Mugalata ve genel söylemlerde de bir takım kavramlar, ilkeler, yasalar
kullanılır ama bunların bağlamları, siyak ve sibakı, gözetilmediğinden, üstelik
her olgu, olay ve duruma göre anlamları ya da içerikleri değişime
uğratıldığından, doğruluklarını tespit edecek ölçülerden de yoksun kalınır.
Kuşkusuz mugalata ve genel söylemler, yöntemsel herhangi bir düşünmeye bağlı
olmadıkları için, duyguları harekete geçirmede adeta sınırsız bir imkana
sahiptirler ve muhataplarının bir anlık doyum ihtiyaçlarını karşılamada da
sınırsız bir güç gibi görünürler. Özellikle kitle ya da yığın psikolojisi,
doyuma ulaşmak isteğini mugalata ve genel söylemlerde alabildiğine bulur, daha
doğrusu bulduğu sanısına sıkı sıkıya sarılır. Onun için kitle içinde hareket
eden bireyin irade ve psikolojisi, kendisinin bile tanımakta güçlük çektiği bir
şeydir. Kan gördüğünde bayılan birisinin, kitle içinde vahşice bir kan dökücü
rolünü üstlenebilmesi mümkündür. Bundan dolayı, Ceza Hukuku nda kitle
hareketlerinde bireysel irade ve sorumluluk konuları bir sorun olarak ortaya
çıkmış, çok farklı görüşlerin ileri sürülmesine neden olmuştur.
Tartışılmasına bile gerek duyulmayan bir husus, insanın
düşünme etkinliğinin göstergesi kavramdır. Yani düşünme etkinliğinin mahiyet ve
niteliğinin, aynı zamanda ve öncelikli olarak düşünen benliğin varlığını ancak
kavram yoluyla anlaşılır konumda kavrayabiliriz. Felsefe alanında bunu
Descartes, Düşünüyorum, o halde varım (cogito ergo sum) şeklinde formüle
etmiştir. Fakat düşünme, sorumluluk, akıl ve irade yetenekleri temelinde bir
varlık olduğu, yani insanın, yaratılmış varlıklar arasında seçkin bir konuma
sahip olduğu ayet ve hadislerde açık ve mükerreren vurgulanır. Denebilir ki,
insanın varlığı, aynı zamanda varoluşuyla düşünen benliği arasında ayırt
edilemez bir ilişki söz konusudur. İnsan diğer etkinliklerine, mesela
yeme-içme, hareket etme, konuşma, çalışma vb. Denetleyebilir, bir süreliğine de
olsa durdurabilir ama düşünme faaliyeti üzerinde böyle bir işlemde bulunamaz.
Uyanık haldeyken düşünme faaliyeti nasıl devam ediyorsa, uyur halde de aynı
faaliyetin sürdüğü kabul edilmektedir.
İşte bu düşünme faaliyetinin, etkinliğinin, insanın
yaratılış amacına yöneltilmesi, varoluşunun hikmetine erebilmesi gibi temel
soru ve sorunları, kısaca hakikati keşfedip kavrayabilmesinin sembolü ya da
aracı kavram olmaktadır. Kavram olmadan düşüncemizin mahiyet ve niteliğini
bilmemiz mümkün olmadığı gibi, içinde bulunduğumuz çevreyi, dünyayı, evreni ve
bunlardaki varlıkların var olduklarını da ayırt etmemiz söz konusu olamaz. Her
varlığı, nesneyi kavramsallaştırdığımız ölçüde, bütün bunların gerçekliğini,
hakikatini kavrama imkanına bir adım daha yaklaşabiliriz. Varlığın mahiyet ve
niteliğini, öz olarak bilgisini ancak kavram ve kavramsallaştırdığımız oranda
elde edebilir, anlayabiliriz. Böylece kavram, varlık ve bilgi arasında sıkı bir
bağ olduğunu söyleyebiliriz.
Hz. Ali den (K.V.) naklen gelen, İlim bir noktaydı, onu
insanlar çoğalttı sözü, genel olarak, farklı bir şekilde tevile tabi
tutulmuştur. Bu sözü tespit edici bir önerme olarak alırsak, ilim ya da bilim
(verimsiz olarak ilim ile bilim arasında bir farklılık oluşturulmak istenir),
amaç olarak hakikate yöneliktir ve hakikat mahiyeti itibariyle her türlü
ihtilafı dışta bırakır. Dolayısıyla hakikat, bütün insanlar, anlayışlar ve
görüşler bakımından aynı mahiyeti içkindir. Fakat bu hakikati açıklamak,
anlamak, keşfetmek, mahiyetinin gereği olarak, sayısız muhataba yöneliktir,
insan denilen her varlık onu kavramak ve anlamakla yükümlü olduğu için çoğul
nitelikte tezahür etmesi kaçınılmazdır. Bu çoğul luk, hakikatin, yani bilimin
tekilliğiyle değil, onu elde etme yükümlülüğünde olanlar bakımındandır. Nitekim
bilim tarihine bakıldığında, mesela bütün bilim dallarının bir ad altında
toplandığını ve felsefe kavramı altında kapsandığını tespit edebiliriz.
Felsefe yerine farklı kültürlerde ayrı adlandırmalara da rastlıyoruz. Ne var
ki, düşünme etkinliğinin zorlayıcı gereği olarak, mesela Batı da, 16. yüzyıldan
itibaren felsefe kapsamında olan konuların giderek ayrı ve bağımsız
disiplinler halinde ortaya çıkmaya başladıkları görülecektir. Fizik, astronomi,
kimya, biyoloji, sosyal bilimler olarak siyaset, tarih, iktisat, sosyoloji ve
diğer disiplinler şeklinde ayrılacaklardır. Bütün bunların temelinde insanın
düşünen varlık ve etkinliğiyle, bunu sembolleştirme, kavram haline getirme
ihtiyacı, hatta zorunluluğu yatmaktadır.