Düşünerek Konuşalım, Konuşarak Tartışalım

Abone Ol

Günümüzde bir iletişim sıkıntımız var, bunu kabul etmemiz gerekiyor. Tüm imkânların genişlemesine karşın insanlar arasındaki iletişim daralıyor. Bu ters orantının temelinde yatan birçok neden var. Sanal dünya, kentler, iş koşulları hepsi insanları yalnızlaştırıyor ve insanların birbirleriyle olan ünsiyetini yok ediyor. Bunların dışında insanları konuşmaktan ve anlaşmaktan alıkoyan insanın iç dünyasından kaynaklanan bazı durumlar da var. Bu iki şekilde karşımıza çıkıyor: İnsanın kendisine ve kendisi dışındaki birisine hak etmediği seviyede verdiği önem.

Bir insan kendisine verdiği önemde haddini aşabiliyor, doğruluğun ve haklılığın merkezine kendini yerleştirebiliyor. Bir insanın kendisinin haklı olduğuna inanması makul ama yanılma payının olmadığını ve kendisi dışındaki herkesin haksız olduğunu düşünmesi sakıncalıdır. Çünkü bu durum düşünmeyi, konuşmayı ve tartışmayı engeller. İkazlar, tavsiyeler ve yapıcı eleştiriler bile bu kişiler nezdinde gereksiz ve anlamsız kalır.

“Ben” vurgusuyla başlayan cümleler füzeler kadar tehlikeli tahribatlar yapar. “Ben” olan yerde “biz” yoktur. Daha yumuşatılmış şekilde ifade etmek gerekirse; eğer “biz” diye bir şey varsa, ancak “ben” de olduğum için vardır düşüncesi. İletişimsizliğimizin en büyük sebebi işte bu tehlikeli ruh halidir. Hayatın merkezinde kendini gören bir insanın başkalarıyla konuşmasını, onları dinlemesini, onların fikirlerine başvurmasını bekleyemeyiz.

Bu bahsettiğimiz konu insanın kendi dünyasından kaynaklanan bir tutumdur. Bir de başkaları üzerine kurulan mutlaklıklar vardır. Günümüzde sadakat gibi ulvi kavramla ifade ettiğimiz bir bağlılık türü var. Karşılaştığımız bu bağlılık sadakatten çok farklı bir mahiyete sahip aslında. Olay sadakatten çıkmış mutlak itaate varmıştır. Sormayan, sorgulamayan ve sorgulatmayan bir bağlılık söz konusu.

Mesela “o dediyse doğrudur” sözü yüksek sadakat gerektiren bir durumdur. Ama böyle bir sadakati peygamberlerden başkasının hak ettiğini düşünmek kabul edilebilir değil. Kaldı ki peygamberlerin bile ilahi ikaza muhatap olduklarını düşünürsek bu dediğimiz bağlılığın ne kadar sakıncalı olduğunu daha rahat görebiliriz. Sadakatle bağlı olunan kişi kim olursa olsun, söyledikleri ve yaptıkları zihin süzgecinden geçirilmeli. Böyle bir yaklaşım ne sadakate ne de aradaki muhabbete engeldir.

Bu iki mutlaklaştırma, insanların birbirleriyle olan fikri münasebetini engeller. Fikirlerin önemsenmediği ortamlarda düşünme bir eylem olmaktan çıkar. Düşünemeyen insan karşısındakiyle konuşamaz. Çünkü mevcut mutlaklarını karşısındakine dayatacağı için konuşma ortamına gerek duymaz. Fakat konuşmadığı kişilerle rahatlıkla tartışabilir. Bu tür ilişkiden ancak kin, nefret, düşmanlık ve kavga ortaya çıkar.

İnsanlar kendilerini ve sadakatle bağlı olduğu kişileri mutlaklaştırmaktan vazgeçtiklerinde başkalarının da iyiye ve güzele dair umutları olduğunu hissedebilir. Bu umut, herkesin inandıklarının ve savunduklarının haklı olduğu anlamına gelmez. Bu yüzden dertleşmekten, konuşmaktan ve tartışmaktan korkmamak gerekir. Çünkü bu sayede insanlar, inandıkları doğrularını başkalarının umutlarıyla buluşturma fırsatını elde ederler. Sonuçta birlikte güzellikler içinde yaşamamız için, kavga etmemizden daha haklı ve gerçekçi sebeplerimiz var.