Düşüncenin Suç Sayıldığı Yönetim: Totalitarizm!

Abone Ol

“Zihinleri uyuşanlar güce esir olur!”

Totalitarizm, yalnızca bir devlet biçimi değil; insan ruhunu, toplumsal dokuyu ve düşünce evrenini teslim alan bir zihniyet biçimidir. Dışarıdan bakıldığında “düzen”, “birlik”, “güvenlik” vb. gibi kavramlarla meşrulaştırılır; lakin özünde bireyin özgürlüğünü, iradesini ve onurunu sistemli biçimde törpüler. Totalitarizmin en büyük yıkımı, insanların yalnızca bedenlerini değil, zihinlerini de esir almasıdır.

- Totalitarizmin Doğası: Tek Seslilik

Totaliter rejimler, toplumun tüm alanlarına nüfuz etmek ve mutlak bir kontrol kurmak ister. Siyasi iktidar, ekonomik sistem, hukuk, eğitim, sanat, bilim ve hatta din; her biri iktidarın çizdiği sınırlar içinde işlev görmek zorundadır. Toplumda "tek seslilik" meydana getirilir; farklılıklar, eleştiriler ve alternatif görüşler “tehlike” ilan edilir. Çünkü bu anlayış için en büyük tehdit, Hak ile bâtılı ayırt edebilecek bir şuur, farklı düşünebilen/sorgulayabilen bir akıl,  ahlak ve maneviyatla dolmuş bir kalp ve hakikati haykıran keskin bir dildir.

Sosyolojik açıdan, totalitarizm Louis Althusser’in “ideolojik aygıtlar” kavramını hatırlatır: İktidar, yalnızca zor yoluyla değil, bireyin gündelik yaşamına sirayet eden, müfredatla, medyayla, ekranlarla, semboller, anlatılar ve değerler üzerinden de hâkimiyet kurar. İnsanlar bir süre sonra, kendilerini ezen sisteme hizmet ettiklerinin farkına varmadan yaşar hale gelir.

- Gönüllü Kölelik ve İktidarın Görünmez Zincirleri

Totalitarizmin en sinsi yanı, bireyleri yalnızca zorla değil, gönüllü biçimde teslim almasıdır. Propaganda, akıl ve ahlak dışı yayınlar, korku kültürü ve sürekli düşman üretme ve bunun gibi çeşitli politikalarla insanlar, iktidarın varlığını kendi güvenliklerinin garantisi olarak görmeye başlar.

Her geçen gün gerçeğin etrafına, yalanlarla sürekli yeniden bir duvar inşa edilir. Bugün doğru olan yarın yanlış, dün yanlış olan bugün kutsal ilan edilebilir.

George Orwell’in distopyası 1984’ündeki gibi:

“Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür.”

Toplum, kendi düşmanlarını hayali olarak oluşturur ve gerçek sorunlardan uzaklaştırılır. Batı’nın “İslam” düşmanlığı, Hitler’in “ırk” düşmanlığı, Stalin’in “halk düşmanı” kavramı ya da günümüz otoriterlerinin sürekli (sahte) iç ve dış düşman arayışı bu stratejinin örnekleridir.

Böylesi bir toplumda insanlar korkuyla susturulur; ama daha beteri, bir süre sonra kendi sessizliklerine alışırlar.

Ve sessiz kalan toplum, iktidarın en güçlü dayanağı/silahı olur.

- Modern Dünyada Totalitarizmin Yeni Yüzü

Geleneksel totalitarizm; Sovyetler, Nazi Almanyası, Mao Çin’i gibi örneklerde kaba kuvvetle kendini gösterirdi. Oysa bugün sistem çok daha rafine, çok daha sinsi: Büyük veri gözetimi, dijital denetim, sosyal medya manipülasyonu ve algı mühendisliğiyle bireylerin kim oldukları ve ne istedikleri unutturuluyor. İnsan kendi tarihine, kimliğine ve inancına yabancılaştırılıyor; kendisi olmaktan çıkıp başkalarının birer kopyasına dönüşüyor.

Michel Foucault’nun “disiplin toplumu” kavramı burada anlam kazanıyor. İnsanlar artık hapishanelerle değil, sürekli gözetlenme duygusuyla, başkalarının değil kendi vicdanlarının gardiyanlığıyla denetlenir hale geliyor. Ve insan, zincirlerini kendisi örmeye başlıyor.

- Zihinler Uyanmadıkça Karanlık Sürer

Totalitarizm, sadece bir liderin ya da rejimin değil, bir zihniyetin eseridir.

Bu zihniyet, her toplumda, her çağda şekil değiştirerek yaşamaya devam eder.

Özgürlük; sadece baskıcı iktidarların yıkılmasıyla değil, insanların kendi içindeki korku, sessizlik ve itaat zincirlerini kırmasıyla mümkün olur.

Zihinler uyanmadıkça, en koyu karanlık aydınlanmaz. Ve bazen bir kişi, bir soru, bir haykırış; milyonların zincirlerini kıracak kıvılcım olabilir.

Bugünün görevi; sessiz kalmamak, görünmeyen zincirleri görmek ve o zincirlerden kurtulma cesaretini gösterebilmektir.

Çünkü totalitarizmin sonu, ancak cesur zihinlerin uyanışıyla gelir.