Doğası gereği "düşünce" hukukun, özelde ceza hukukunun konusu değildir. Çünkü "düşünce" insanın iç dünyasına ait bir olgu olması dolayısıyla, ceza hukukunun öngördüğü hareket haline dönüşmediği için, yani sübjektif olarak kaldığı için, değerlendirilmesi de sözkonusu edilemez. Oysa ceza hukuku suçun varlığı için hareketi şart koşar. Doğal olarak hareket, farklı açılardan değerlendirmelere tabi tutulur, böyle yapılması da gereklidir. Aksi takdirde insanın sadece düşüncesi değil, duygusu da, içgüdüsü de, hatta bilinçaltı dünyası da suç tanımına sokularak cezalandırılırdı. Tarih bunun tanığıdır. Hem de acı tecrübeleriyle.
Özetle hareket şeklinde tezahür etmeyen düşüncenin ceza hukukunca suç olarak tanımlandığını ve buna bağlı olarak cezalandırıldığını söylemek, hukuk ve ceza hukuku bilimi gerçekleriyle bağdaştırılamaz. Düşünce cezalandırılamaz demek, yeni bir gerçek, yeni bir görüş anlamına gelmemektedir. Bir bakıma malumu ilamdır, bir başka açıdan imkansızı mümkün gibi gösterme çabasıdır.
Buna karşılık düşünce, herhangi bir kalıb, biçim ve biçem (üslûp) şeklinde tezahür ettirildiğinde, meselenin mahiyeti değişir. Ceza hukuku bakımından suç tanımına ve ceza yaptırımına konu olup olmadığı belirlenmesi gereken harekete dönüşür. Bu duruma kısaca "ifade", anlatım, düşüncenin dışa vurulması diyebiliriz (*) Nitekim İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19. Maddesi "ifade hürriyeti hakkı"nı düzenlerken, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) 10. Maddede açıkca "ifade özgürlüğü" (liberte d expression) başlığına yer vermiştir. "Herkes anlatım özgürlüğüne (liberte d expression)sahiptir."
Buna göre bilim adamı bilimsel çalışmalarıyla (eser, konferans, sempozyum, beyanat vb.), sanatçı ürünleriyle (şiir, roman, deneme, öykü, resim, oyun vb.), herkes söz, davranış, tutum, tavır, her türden faaliyetleriyle ifade özgürlüğünü kullanabilir. Yani düşüncesini ifade edebilir, anlatabilir, açıklayabilir. Her özgürlük, hak belli bir talebi içermesi yanında birtakım ödevler, yükümlülükler ve sorumluluklar getirmek suretiyle bir denge kurmaya çalışır. Buna hukuk tekniği anlamında sınırlar ve sınırlamalar da diyebiliriz. Nitekim İHAS ın 10. madde 2. fıkrası dengeyi şu şekilde kurmak istemiştir. "Herkes anlatım özgürlüğüne sahiptir", ancak şu sınırları da dikkate alma yükümlülüğündedir.
"Kullanılması görev ve sorumluluk gerektiren bu özgürlükler, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, düzeni korumanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ya da ahlâkın ve başkalarının ünü ya da haklarının korunması için, demokratik bir toplulukta zorunlu önlemler niteliğinde olarak, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesi ya da yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanması bakımından, kanunla belirli işlemlere, koşullara sınırlamalar ya da yaptırımlara bağlı tutulabilir." Demek oluyor ki, düşünceyi ifade etmeye başlar başlamaz, bazı ilkeleri, olguları, değerleri, bazı sınır ve sınırlamaları dikkate almak, öngörmek, belli bir özeni göstermek durumu sözkonusudur. Fakat bu ilkeler, olgular, değerler, sınır ve sınırlamaların doğru olmadığını, bunlarla ilgili yasal düzenlemelerin yetersizliğini düşünebilir, mücadele etme gereği duyabilir ve ona göre bir tavır alabiliriz. Bir başka ifadeyle hakikat olduğuna inandığımız bir düşüncenin anlatım ve yaygınlaşması için bir mücadeleye girişebiliriz. Bilim adamının, sanatçının, aydının asıl sorumluluğu da bunu içkindir, mündemiçtir. Fakat bilim adamı, sanatçı, düşünür veya aydın, sorumluluğu gereği böyle bir mücadeleye giriştiğinde, bir hususu asla gözardı edemez: Düşünce erdemi ya da düşünce namusu. Yani hedeflediğim amaç yücedir, elime geçen her aracı kullanmak mutlak hakkımdır, diyemez. Sokrates in tutumunu bir örnek olarak burada hatırlayabiliriz.
Bu bağlamda, 16 Aralık ta, hakkında dava açılan kişinin olayını düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmenin, üstünkörü bir değerlendirme olduğunu hukukçu mantığım söylüyor bana. Bir kere sarfettiği söz, düşünce ve ifade olmaktan çok, alelade bir yargı niteliğindedir.Üstelik bilimsel alana ait olması gereken bir yargının temellendirilmesi, sözkonusudur. Kaldı ki, bilimsel bakımdan tartışmaya açık ve ihtiyaç duyulan bir alanda kesin bir yargı kurmaya çalışmak ancak "şarlatanlık" olarak değerlendirilir. Hüseyin Batuhan ın "Bilim ve Şarlatanlık" çalışması bu konuda uyarıcı olabilir. Sözkonusu muhakeme sürecine müdahale sözkonusu olamıyacağı için, bu vesileyle ileri sürülen görüşlerin, sergilenen tutumların değerlendirilmesi yapılabilir. Bana göre ileri sürülen görüşlerin, sergilenen tavırların bırakınız hukuku, asgari nezaketi bile gözettiği söylenemez. Meselâ dünyanın tanıdığı bir yazara karşı dava açılır mıymış, AB müzakerelerinin başlayacağı esnada böyle bir hareket "ayağa kurşun sıkmakla" eşdeğerdeymiş, davayı izlemeye gelenlerin önünde yumurtalı protesto yapılır mıymış.. falan filan. Ne diyelim Tanrım, aklımızı koru!
Hükümetse, daha yeni "konsantre" oldu, bundan sonra esip gürleyebilir, hiç bir sakıncası yoktur. Zaten "yok hükmündedir" gibi. Sevgili Zeki Ceyhan kardeşim "bunların aklı karışık" diye merhameten uyarıyor. Keşke öyle olsaydı.
(*) Bu konuda şu eserlere bakılabilir: Dönmeler, Sulhi: Genel Ceza Hukuku Dersleri, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2003, S. 104-105; Demirbaş, Timur: Ceza Hukuk/Genel Hükümler, 3. Baskı, Ankara-2005, S. 200-201 vd.