Faiz sisteminin adil olmadığı ve acımasız olduğuna dair
bir ifade duyduk devletin zirvesinden. Bu tespitin doğruluğuna şüphe yok, ancak
eylemlerle söylemin tutarlılığı konusu hayli tartışmalı olsa gerek.
Mevduat faizleri, repo gelirleri ve katılım bankalarından
elde edilen gelirlerin vergilendirilmesini düzenleyen Gelir Vergisi Kanunu nun
geçici 67 nci maddesinin süresi geçtiğimiz günlerde 5 yıl daha uzatıldı. Bu
67 nci maddenin özeti şu; hükümet, faiz gelirlerinden alınacak yüzde 35 e kadar
olan vergiyi almayacak! 2005 te yapılan düzenlemeyle 2006-2016 arasında
faizciye ve rantiyeye sağlanan vergi muafiyeti, böylelikle 5 sene daha
uzatılıyor.
Devletin zirvesi, Faizle mücadele diyor ama her sene bütçeden
faize ödenen meblağın korkunçluğu da akıllardan çıkmıyor nedense. Dile kolay,
Türkiye, her sene 50-55 milyar (katrilyon eski parayla) lira gibi bir meblağı
faizcilere ödüyor. 13 yılda faize ödenen tutar 650 milyar lira! Oturun
hesaplayın, kaç tane Marmaray, kaç tane 3. Köprü, kaç tane 3. Havalimanı
yapılabilir diye
Ortalarda nedense faizle mücadele görebilmek mümkün
değil yani. Faizi ahlaki olarak kullanalım sözü de pek anlaşılamıyor haliyle.
Aynı, vakt-i zamanında sarfedilmiş Faiz dünya gerçeğidir sözü anlaşılamadığı
gibi.
Bir de şunu hatırlatmakta fayda var. Faizin düşük
olmasını savunmak ile, faize karşı olmak aynı şeyler değildir. Oran olarak
düşük veya eksi olmasını istemek, faizsiz bir düzene karşılık gelmez.
Bilmeyenlere hatırlatma; rantiyenin ağababası olan bankalar, eksi faiz
ortamında da babalar gibi kazanmaktadırlar.
Faizi yüksek tutmakla suçlanan ve günah keçisi ilan
edilen Merkez Bankası, iktidar partisinin ekonomi politikaları çerçevesinde
hareket etmektedir. Merkez Bankası nın başındaki kimse, iktidar partisinin
kararıyla o göreve gelmiş birisidir. Dolayısıyla, Merkez i günah keçisi olarak
suçlamak, klasik bir popülist hamledir. Kamuoyu önünde faiz kötü deyip, hem
rantiyeye 13 yılda 650 milyar lira (yıllık 50-55 milyar lira) hem de vergi
muafiyeti sağlamak, birbirleriyle fazlasıyla çelişmektedir.
Bir taraftan Türkiye yi yabancı sermayeye muhtaç eden bir
ekonomik anlayışın sürdüğünü görüyoruz. Bunun temel direği nedir Yüksek faiz
vermek. Bunu kendisine ekonomik rota olarak seçip de faize karşı olmak çok da
anlamlı değil.
IMF ye borcu bitirdik, borç verecek düzeye geldik
deniyor sürekli. 10 senede, 23 milyar dolar IMF borcu ödendi, doğru. AKP olmasa
da X parti iktidar olsa bu borç ödenir miydi Ödenirdi. Çünkü IMF, Türkiye ye
bütçede bir faiz dışı fazla oluşturma ev ödevi vermişti. Ve bu ödevi yerine
getirmesi karşılığında bu parayı verdi. Kemal Derviş programı, bu faiz dışı
fazlayı taahhüt etti ve AKP de bunu harfiyen yerine getirdi. Türkçesi; IMF,
borcu tahsil etmeyi faiz dışı fazla ile garantiye almıştı. Dolayısıyla, IMF
borcu ödemek marifet değil, IMF nin ev ödevini yapmaktı sadece.
Vatandaşa karşı bunu, adeta Türkiye nin hiç borcu yok ve
hiç borç alınmıyor gibi sunmak, halkı kandırmak değil midir Hazine, 3 aylık
periyotlarda borçlanma stratejileri açıklıyor ve borç ödemek üzere
borçlanma ihaleleri yapıyor. Ve bu ihalelerde, yüksek faizle borçlanıyor. Bu
borç al-harca-borç ödemek için borçlan-faizi ödemek için yine borçlan
sarmalını kırmak için 13 senede ne yapıldı Hiçbir şey. Faize karşı mücadele
ifadesi havada kalıyor haliyle.
Kamuoyu önündeki söylemler, faizcilerin ve rantiyenin 13
senede ihya olduğu ve halen de olmaya devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor.
Faize karşı olmanın ölçüsünü faiz oranlarının düşüklüğü olarak düşünmekte
başlıyor zaten faize karşı olmama durumu.
Faizi ahlaki(!) olarak kullanmak isteyen varsa
buyursun. Faizcinin, rantiyenin hortumunu kesmeyi hayal bile edememek var orta
yerde.