Dünyevi çıkarlar ideallerin önüne geçince

Abone Ol

İnsan hayatı boyunca sınanmalar ile yaşıyor. Hemen her adımında, her davranışında, her eyleminde. İnancımız gereği, sağ ve sol yanlarımızda bizimle olan, yapıp ettiklerimizi kayda geçiren meleklerin varlığını bildiğimiz gerçeği ileyiz. Biliriz ki Öte’de yapıp ettiklerimiz önümüze konulacak. Biz kendi kendimizin tanığı olacağız. Hesaplarımızla yüzleşeceğiz.

İdeal olanlar elbette iyiliklerimiz, güzelliklerimiz. Bunları belirleyen ve tanımlayan nelerdir, neler ufkumuzda olur, niçin belli doğrultuyu kendimize hedef seçeriz? Üzerinde en çok düşünülmesi gereken bu.

Müslüman’ız. Hayır ile şerrin, iyi ile kötünün ayrımını yaparken neyin olumlu neyin olumsuz olduğunu İslâm’ın belirledikleriyle biliriz. Helâl ve haramların kuralları sınırlarıdır ve biz bunlara inanırız. Bir amentümüz var. Bunlar, Müslümanların en temel kurallardır.

Günümüz Müslümanları çarpık düşünüşlüdürler. Dünyevî çıkarlar çok daha baskın durumda. Kendilerini kendilerine göre değil, karşıtlarına göre davranıyorlar. Oysa asıl olan Müslüman olmanın değerleridir. Kendileri gibi olmalarıdır.

Dünya tamahı, çekiciliği baskın ve her şeyin önünde. Yakın zamanda İslâmî düşünüşlüler iyi bir sınav vermediler. İnsanlığın en temel hakkı olan rızık dağılımında adil olma konusunda hiç de sağlıklı değildirler. Doğrusu insanı dehşete düşüren korkunç davranışlar sergiliyorlar.

Siyasal partiler ülkeyi en iyi yönetme iddiası ile yola çıkarlar. Daha adil ve eşitlikçi olduklarını söylerler. Ama söylerler. Yönetimi ellerine aldıklarında sadece kendi yandaşlarına ve partililerine adildirler. Bütün haklar onlarındır, onlar daha üstündürler. Hakkaniyet asla söz konusu olmuyor.

Partili, kendisini bütün hakların sahibi görüyor.

Bir ülkenin insanlarının büyük bir bölümü haklardan yoksun kalıyor. Şu sıralar, bir Anayasa değişikliği referandum süreci var. Siyasiler meydanlara çıkmış bulunuyorlar. Yapılan değişim bir anayasanın yeni bir düzenlemeye tâbi tutulmasıdır söz konusu olan. Bu anayasa kimilerine göre kimi

iyileştirmeler getirmesine karşın kimilerine de tamamen kendilerini hayat dışı kalma gibi bir durum olarak görüyorlar. Çünkü en tepede bulunanlar kendi gönüldaşlarının, yandaşlarının haklarını daha çok önemsiyor. Diğerlerinin zaten hak talebinde bulunma hakları yoktur. İktidar

mücadelesi içinde bulunan ve iş tutanlar ve bir siyasal partinin ve düşünce çevresinin peşinde olanlar kendi dışında bulunanları tamamen hayat dışı bırakıyorlar. 

Laik ve seküler bir yapının kutsanması Müslümanların son dönem bir anlayışı ve üslubu. Buna uymayanları ise dini bir ölçüye tabi tutuyorlar. “Hayır” ile “şer” vurgusu yapılıyor. Bununla bile laik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları belli bir ayrıma tabi tutuluyor. Bütün bunlar manevi bir hayat olsun için değil, dünyalıkları içindir. İktidar olma uğruna bir şey feda ediliyor. İktidarlar ve yönetimler ise ancak çıkar ve dünyeviliğin erişildiği bir yer. Kitleler ise bu çıkar hedefinin kurbanı ediliyorlar.

İnsanlar böylesi bir hayat anlayışı içinde acımasızlaşabiliyorlar. Mücadelesi uğruna kitleleri kendi lehlerine yönlendirme adına çok rahat yalan söylenebiliyor. Müslümanlar değerlerini yitirdikçe çığırından çıkıyor. Şu dünya yüzünde en olmayacak bir hayatı tercih edebiliyor.

Bir kere Müslümanlar şu tüketim furyası içinde kendilerini kaybetmişlerdir. Asıl sorun da buradadır. Kapitalizmin tuzağının kurbanı ve kölesidirler. Bunun uğruna en olmadık yollara başvuruyorlar. Bunun için de iktidar olma, yönetimi ele geçirme ve elde tutma uğruna her şeyi mubah görüyorlar.

Adaletli ve hakkaniyetli olunmadıkça asla İslâm’ın değerleriyle buluşulmazlar ve kendi olamazlar. Bunun için de onlar için artık idealizm yok. Tek hedef çıkarlarını koruma, saltanatlarını sürdürme çabası olur. Bu da Müslümanların yaşama tarzı ve üslubu olamaz

Müslümanların sınavı zor.