Minyeli Abdullah‘ın yazarı Hekimoğlu İsmail, yazarlığını ve çabasını şöyle özetliyor: "Ak saçlarım, ahiretten gelmiş davetiye gibidir. Dünyayı pek sevemedim. Bu bakımdan her türlü şöhretin (çok şükür) kulesinden inmiş durumdayım. Kuşe-i vahdette bir şeylerle meşgul oluyorum" İşte Romancılar Konuşuyor‘dan sayfamıza gelen söyleşi:
Asıl adı Ömer Okçu olan Hekimoğlu İsmail, 1932‘de Erzincan‘da doğdu. Ordudaki görevinden emekli olduktan sonra basın ve yayım dünyasına geçti. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleler kaleme aldı. Türkiye‘de en çok basılan ve okunan roman "Minyeli Abdullah"ı yazdı. Yazıları dolayısıyla hakkında soruşturma açılan, hatta hapse giren Hekimoğlu İsmail‘in "Minyeli Abdullah"ın dışında iyine çok okunan "Maznun" isimli bir romanı daha vardır. Romanların dışında Düşünceler, Yapraklar, Mukaddes Çile, Bir Millet Uyanıyor, Menan Cinleri, İnsan Bu ve Mum adlarını taşıyan kitapları bulunuyor. Türk edebiyatında popüler romancılığın babası Ahmet Mithat Efendi‘nin Hace-i Evvel "yazı makinası"na benzetilecek derecede çok yazardı. Günümüzde Ahmet Midhat çizgisini devam ettiren yazarlarımızdan biri de Hekimoğlu İsmail. Onun Minyeli Abdullah romanı edebi eserlere alâka duymayan, hele eline hiç roman almamış geniş halk kitlelerince zevkle ve defalarca okunagelmiştir. N. Ziya Bakırcıoğlu, Başlangıcından Günümüze Türk Romanı adlı eserinde Minyeli Abdullah‘ı edebiyatımızda en fazla baskı yapan üç romanın ikincisi olarak göstermektedir. Bütün romanların dökümünü yapan Bakırcıoğlu‘nun tasnifine göre 1936 yılında ilk baskısı yapılan Sinekli Bakkal (Halide Edip Adıvar) 1978 yılına kadar 42 sene içerisinde 33 baskı yapmış ve en fazla basılan ve tabii ki okunan roman kabul edilmiştir. Bu tasnife göre Minyeli Abdullah 1968-1980 yılları arasındaki 12 senede 25 baskı yaparak ikinci olmuştur. Sıralamadaki üçüncülüğü ise Reşat Nuri Güntekin‘in Çalıkuşu romanı almıştır.
N. Ziya Bakırcıoğlu‘nun değerlendirmesi 1980 yılına kadar olan dönemi içine almaktadır. Ama daha sonraki yıllarda Minyeli Abdullah‘ın baskı sayısı artmış ve bugün 74. baskı sayısına ulaşmıştır. Minyeli Abdullah‘ın bu derece rağbet görmesi, alâkayla okunması, mütemadiyen basılması sebepsiz değildir. Bu durum devrin sosyal gerçeğiyle yakından ilişkilidir. Sözü edilen araştırmacı N. Ziya Bakırcıoğlu bu konuda şunları yazar: "Minyeli Abdullah, hayatı ve insanı dinî açıdan ele alan bir bakış tarzını yansıtır. Demek oluyor ki, zaman içinde en çok okunan bu dört roman, bu başarıyı, konularına ve vermek istedikleri mesaja borçludurlar. Yalnız bu dört roman içinde değil, diğer Türk romanları göz önünde bulundurulursa Minyeli Abdullah‘ın son derece başarılı bir grafiği olduğu görülür. Yazarı hakkındaki hiçbir kaynakta bilgi bulunmayan fakat genç bir yazarın eseri olduğunu tahmin ettiğimiz ‘Minyeli Abdullah‘, 12 yılda 25 baskı yapmıştır. Bu, ortalama yılda iki baskı demektir. Edebi değeri ne olursa olsun, dinî, ahlakî, değerleri ön plânda tutan bu roman, 1960 sonrası Türkiyesi‘nde giyinişleri, düşünceleri, davranışları, zevkleri ile bir varlık göstermeye başlayan bir kesimin sanat ihtiyacını karşılamak emelindedir. Aynı yazarın Maznun adını taşıyan ve ilk defa basıldığı 1970‘den sonra 10 yıl içinde 10 baskı yapan romanı da aynı başarıyı gösterme yolundadır." Minyeli Abdullah‘ın yazarı Hekimoğlu İsmail ile yaptığımız bu konuşmanın müstakbel edebiyat tarihçilerine ve araştırıcılarına birkaç ipucu verebileceği kanaatini taşıyoruz.
Yazarların mesleklerini seçişte çocuklarındaki ilk merakların, ilk heveslerin büyük yeri olduğu muhakkak. Çocukluğunuzda edebiyatla ilk münasebetiniz nasıl başladı ve gelişti. Yazarların bu dönemleriyle alâkalı unutamadıkları hâtıraları edebiyat tarihi açısından oldukça önemli. Bize biraz "Ömer‘in Çocukluğu"ndan bahseder misiniz?
Efendim, çocukluk hâtıralarım pek çok. Ben, yazarlık hayatımla ilgili olanları anlatayım. Orta okul ikinci sınıfında idim. Matematik hocası Nâfi Bey sınıfa girdi, ellerini kürsüye dayadı, sınıfı inceden inceye süzdü. Hepimiz "Kâğıt kalem çıkarın" diyecek diye ödümüz patlarken "Çalıkuşu"nu okuyan var mı?" dedi. Ben hemen elimi kaldırdım. Yine sınıfın bütününe göz gezdirdi. 38 kişilik sınıftan benden başka el kaldıran yoktur. Bana döndü, parmağını uzattı: - Sana aferin. Tekrar sınıfa bir göz attı: - Sizlere de teessüflerimi bildiririm, dedi.
Tekrar bana döndü, sert bir ifade ile: Sana gelince... Sana gelince, sen ya okulu bırakacaksın veya romanı... Herhalde yüksek tahsil yapmamanın sebebi, hocamın keşfettiği gibi roman oldu.
Birçok sanatçı ve yazar gibi okulla aranız hoş olmadı herhalde...
Efendim ben 18 yaşımda orta okulu bitirdim. Bazı kişilerin tabiri ile sağlam olsun diye çift dikiş yaptım. Zaten yazılarımdan da anlarsınız. Sonra dışardan lise bitirme imtihanlarına girdim. Okul, bana tahsili sevdirmemişti... Halen lise ders kitaplarını okumaktayım. Çünkü temel kültür buradadır.
İlk okuduğunuz eserler ve yazarlar... Okuma alışkanlığını ne zaman ve nasıl kazandınız?
İşe çok küçük yaşlarda başlamışım. Erken uçan kuş, kedinin ağzına düşermiş... Yahut basamakları ikişer üçer atlayan, çabuk yorulurmuş... Artık ne derseniz deyiniz. Bendeniz biraz erken uçmuşum. Köroğlu, Karagöz gazetelerinden işe başladım. Hazret-i Ali‘nin cenkleriyle tahsilimi tamamladım. Durun durun, daha bitmedi. Yerli romancıların hemen hepsini okudum. "Çok okuma, aklını oynatırsın" diyenlere bir bakıma hak verdim. Çünkü Türkiye şartları içinde yazar olmak, kalemiyle geçimini temin etmeye kalkışmak, delilikten başka bir şey olmasa gerek. Okumak bir dert...
Neyse, sohbetimize dönelim. O kadar çok okurdum ki okuma yazma bilmeyen annem, halime bakar "inşaallah paşa olursun" derdi. Allah‘a şükür annemi de mahcup etmedim. Marko Paşa oldum. Görüyorsunuz her soruya cevap veriyorum. Efendim, sadede gelirsek, bana yabancı yazarlar çok tesir etti. Yabancı yazarları okuyunca Kerime Nadir‘ler, Esad Mahmut‘lar gözümden silindi. Şimdi 18 yaşından 54 yaşına kadar durmadan okuyan, bir ömür boyu sigara paralarını kitaba veren insanın, kalkıp kitap ismi sayması azap olur. Kitaplar benim kuzularım, oyuncaklarım, hangisini hangisinden ayırayım?
Az önce kendiniz Marko Paşa‘ya benzettiniz, yazdıklarınıza bakınca size hak vermemek mümkün değil. Edebiyattan iktisada, dinden ilim ve tekniğe kadar her konuda yazdığınızı görüyoruz. Bütün düşüncelerinizi yazıyor, yazdıklarınızı da yayımlatıyor musunuz?
Ah kardeşim! Dosyalar dolusu yazılar, yazılar... Yırttıklarım, yaktıklarım ayrı. Yazdıklarımın onda birini neşrettirdim dersem şaşmayın. Başka işim yok, okur yazarım. Hekimoğlu İsmail‘le sohbetimizi neşeli bir şekilde devam ediyordu... Yazarımızın Minyeli Abdullah romanını hatırladım. Roman kahramanlarının hayatı hiç de toz pembe değil, acılarla doluydu. Hatta romanın ilk paragrafı bile karamsar bir tasvirle başlamıştı: "Gökyüzü toprak rengindeydi. Onu mavi, masmavi görmek mümkün değildi. Sanki yer ile gök, fırının tabanıyla tavanı olmuş, insanlar içinde pişiyordu. Yağmur nerde? Sabahları aşağılara çöken sis bile hayat kaynağı oluyordu." Konuşmamıza devam ettik:
Biraz Minyeli Abdullah‘tan söz etsek... Bu roman düşüncesi sizde ne zama doğdu ve gelişme gösterdi. Eser basıldıktan sonra gördüğü alâkayı, üst üste yaptığı baskıları nasıl yorumladınız?
Bakınız, Minyeli Abdullah deyince yarama tuz bastınız. Yirminci asırda dindar olmak, çilelere davetiye çıkarmaktır. 1952 senesinde ilk memuriyet hayatıma başladığımda etrafıma baktım. Herkes içiyor, kumar oynuyor ve kız arkadaş ediniyordu. O zaman dinden falan haberim yoktu. Hababam Sınıfında idik. Düşündüm: Herkes kumar oynasa Türkiye kocaman bir kumarhane olur. Herkes içki içse, memleket kocaman bir meyhaneye döner ve herkes kız arkadaş edinse namusumuz ayaklar altına düşer... Çok görmeyin amma memleketime acıdım. İçkiden, kumardan ve kız arkadaş meselesinden kaçındım. Kaçarken, dini sahaya girmişim. Bu sefer İslâmiyeti öğrenmeye başladım. Aman Yarabbi sanki arı yuvasına çomak soktuk. Mahkemeler, hapishaneler, sanki dindarlar için... Gerçi beraat eden edene amma bir şeyle oluyordu işte. Bir de baktım ki İslâm dünyasının her tarafı böyle.. Çünkü 1918 senesinde Müslümanlar esir düşmüştü. Bir tek hür Müslüman devlet kalmamıştı. O tarihten bu yana 45 kadar İslâm devleti çıktı amma, gel gör ki dindarlar neler çekti. İşte Minyeli Abdullah, yirminci asır Müslümanının çilesini dile getiren bir roman... Sadece bizim kurduğumuz yayınevinde 33 baskı yaparak Türkiye‘de rekor kırdı. Aman "roman" dedim. Bizim bir kısım üdeba duymasın, "Roman değil!" diye feryadı basardı. Dertlerimizi dile getiren bir eser diyelim, gürültüye sebep olmayalım.
Halkımız Müslümandır. Her Müslüman az çok bir Minyeli Abdullah‘tır. Mahpus olup olmaması önemli değil, her dindar çeşitli sebeplerle dindar olmanın ıstırabını çekmiştir. İşte bu bakımdan Minyeli Abdullah herkesin hayatından bir parça veya herkesin sevebileceği bir hayat tarzı olduğu için alâka görmüştür.
Minyeli Abdullah‘tan sonra yine geniş çevrelerce beğenilen "Maznun"u yazdınız. Son yıllarda romanı bırakıp fikri eserlere ağırlık verdiniz. Her romancı, okuyucularıma karşı sorumlu ve tiryakilerine yeni romanlar sunmak zorundadır. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyoruz...
Efendim Minyeli Abdullah ve Maznun‘a "roman" diyebildiğiniz için evvelâ teşekkür ederim. Yazdığım fikri eserlere gelince, bendeniz okudum ve okuyorum. Her zaman bir öğrenci gibi yaşadım. Her akşam dersim vardır. Eeee bir göl dolar, dolar sonra bir çıkış yolu arar değil mi? Biz de okuduklarımızı anlatmaya kalkınca bir sürü kitap ortaya çıktı. Romanlarımda da fikir yönü ağır basar. Zaten bunun için yani mesaj verdiğimiz için bunlara roman demiyorlarmış. Fakat Donkişot‘u, Monte Kristo‘yu, Sefiller‘i, Faust‘u, Hamlet‘i, Karamazof Kardeşler‘i, düşününüz, bunların hangisi mesaj vermiyor ki... Romanda his, duygu, kültür, olay ve edebî sanatların her çeşidi olmalıdır. Her ne ise, ıstılahlardaki anarşiye roman kelimesi de dahildir.
Bir de şunu belirteyim. Bir zamanlar günlük yazılar yazıyordum. Makale, romanı öldürür. Öyle bir hayata itildim ki, kalemi kırmak zorunda kaldım. Yani ne roman ne makale... Beynimin ıstıraplarını fikri kitaplarla dindirmeye çalıştım, hepsi bu kadar...
Minyeli Abdullah yayımladığı zaman -birkaç yazarın dışında hakkında yazı yazan pek çıkmadı. Türkiye‘de tenkit anlayışı üzerinde söyleyecekleriniz olmalı..
Edebiyatta yerme, övme ve tenkit vardır. Bizde yermeyi tenkit, övmeyi de yağcılık kabul ediyorlar. Dolayısı ile tenkitten haberi olan yok gibi... Halbuki tenkitsiz sanat olmaz. Tenkide kapılarını kapatan sanata veda etmiştir. Bizi tenkit edenlere kollarımızı açacak yerde yumruklarımızı uzattık. Böylece sanat, anka kuşuna döndü. İsmi var, cismi yok.
Tenkit, bir sanat eserinin iyi veya kötü taraflarını delilli olarak söylemektir. Avrupalı dev yazarlar hakkında neler söylemiştir, neler. En iyi münekkit okuyucudur. Okuyucu okuduğu müddetçe, yazar yazacaktır. Hemen, aklı ileri birisi Red Kitler‘i misal gösterebilir. Göstersin efendim, her eserin okuyucusu vardır, okunmayan yazarlar tasalansın, bize ne. Biz okuyucularımızla baş başayız. Roman, sadece yazılıp bırakılıveren bir edebî tür olmaktan çıkmış, üzerinde çeşitli fikirlerin yürütüldüğü, teoriğinin yapıldığı bir olan haline gelmiştir. Romanın ne olduğu, romancının görevlerinin nelerden ibaret bulunduğu, yüzyıllardır dünyanın pek çok ülkesinde tartışıldığı gibi bizde de münakaşa ediliyor...
Bildiğimiz kadarıyla elinizde yayımlanacağı günü bekleyen bir roman, bir de İslâm tarihi var...
Yaş ilerledi. Artık meyvalarını dökmüş bir ağaç gibiyim. Elimde üzerinde 1964 tarihi taşıyan Kadisiye Meydan Muharebesi var. Roman üslûbunda kaleme almış ve 400 sayfa yazmıştım. Lâkin sahabeyi konuşturmakta vebal hissettim ve bıraktım. Cumhuriyet Çocuğu isimli romanımın hazırlıklarını yaptığımda bekârdım. Evlendim, çocuklarım büyüdü, onlar da evlendi. Cumhuriyet Çocuğu hâlâ meydana çıkmadı, belki çıkmayacak da... Akif ne diyor: "Dili yok kalbimin, bilsen ondan ne kadar bîzârım..."
Gerçeği söylemek gerekirse gücüm yettiği kadar ahirete hazırlık yapıyorum. Ak saçlarım, ahiretten gelmiş davetiye gibidir. Dünyayı pek sevemedim. Bu bakımdan her türlü şöhretin (çok şükür) kulesinden inmiş durumdayım. Kuşe-i vahdette bir şeylerle meşgul oluyorum. Fuzuli‘nin dediği gibi: "Öyle sermestzem ki idrak etmezem dünya nedir?"
Yeni eserleriniz ne zaman günışığına çıkacak?
Bakınız, sanat eserlerinin bitiş tarihi hiç belli olmaz. Şu zamanda bu eseri bitirebilirim diyen, sanat eseri değil, bir başka şey veriyor demektir. Ayrıca sanat eseri para ile pul ile ölçülmez. Beş on senenin birikimini bir esere dolduruyoruz, telif ücreti olarak beş yüz bin lira veriyorlar. Bir beş seneye bakın, bir de beş yüz bin liraya... Bu para ile sanat eseri yazılır mı? Evet para ile sanat çalışması yapılmamalı. Nasıl ki meyva ağaçları meyva vermek zorundaysa, sanatkâr da sanat eseri vermek zorundadır. Ama bu eser zamana ve paraya bağlı değildir.
Bugünün kanayan yarası ailedir
Sizce romanın ve romancının asıl fonksiyonu, yüklendiğini sorumluluk nedir. Romanın panaromasını çizerek "ideal roman" yolunun geçtiği yol hakkındaki görüşlerinizi belirti misiniz?
Her romancı, zamanının sivri taraflarını destanlaştırır. Sefiller, Jan Valjan‘ın ailesinin ve kız kardeşinin sefaletiyle, açlığıyla başlar. Aç kurtlar, köylere saldırır, Jan Valjan da hırsızlığa sarılır. Yakalanır ve kürek mahkumiyetine çarptırılır. Bu romanın birinci ana kolu. İkinci ana yolda Kozete‘nin annesiyle karşılaşırız. Zavallı kadın evlenme ümidiyle, üniversiteli gençlerle arkadaşlık kurar. Bu arkadaşlığın sonucu, kızı, hayata gözlerini babasız bir dünyada açar. Annesi de kızı da sefaletin kucağında yaşarlar. Sefalet, ihtilali doğurur.
Aleksandr Dumas, Monte Kristo adlı eserinde adaletin şahitlere yaslandığını vurgular. Şahitler ise her zaman yalan söyleyebilir. O zaman adaletsizlik tahta geçer. Bu yeni krala karşı tek reaksiyon, intikamdır. Monte Kristo tek kelimeyle intikamdır. Bu kitaplar Avrupa‘ya yön vermiştir. Bugün Avrupa‘da bir Jan Valjan istenmediği için namuslu polis vardır. İntikam tahta geçmesin diye, adalet baş tacı edilmektedir.
Don Kişot‘u düşünün... Doğuda muhteşem Osmanlı var. Batıda Avrupalılar bir palyaço sürüsünden ibaret. Cervantes, bu çapulcuları alaya almak için eserini yazmış.
Goethe, sanayileşen, fakat mânâ ve insanlık yönünden hızla sıfır noktasına koşan Avrupa‘yı görür. Faust, insanın iç dünyasında dolaşır. Şeytan, melek, cin ve bütünüyle zengin bir iç dünya vardır. Faust‘ta. Tolstoy, Kırım Savaşı sırasında Rus ordusunda teğmendir. Sivastopol faciasını yaşar. Savaştan nefret eder. Savaş sonrası askerlikten istifa ederek Harp ve Sulh‘u yazar. Dostovyevski, Çarlık Rusya‘sında yaşanan ihtişamlı fakirliğin memesinden süt emer. Karamazof Kardeşler‘de, o dehşetlik fukaralık çığlıklaşır. Gogol, Müfettiş adlı eserinde, Rusya‘da altın çağını yaşayan rüşvet hadisesini öylesine muhteşem bir şekilde görüntüler ki isyan etmemek elde değildir. Gorki de sefaletin destanını yazar. Bu büyük edebiyatçılar, komünist olmamalarına rağmen komünizmin ekileceği tarlayı hazır etmişlerdir. Meselâ, Dostoyevski, sosyalistlere "ahmaklar" der. Fakat eserlerinde sefalet edebiyatı yapar.
Zirve eserlerden örnekler daha arttırılabilir. Her dev isim, zamanının meseleleriyle romanını örmüş. Bugünün kanayan yarası ailedir. Deprem, bu mukaddes ocakları sarsıyor.
Bir kahraman çıkarmalı. Anne, baba, kardeş ve akrabalarla gerçeği haykıracak bir dev bulmalı. Kavram kargaşası işlenmeli. En mantıklı fikirlere, en saçma cevaplar verildiği görülmeli. Kahramanımız, bütün mukaddeslere inanmalı. Hakikatin fedaisi olmalı. Nefsini putlaştıranların, modaya tapanların, cemiyeti ilâh kabul edenlerin ortasında müslüman yapayalnız kalmalı. Bugünün faciası kavram kargaşası. Romanın çatısı, bu kargaşa üzerine kurulmalı.