Haçlı-Siyonist ittifakının dünyayı paylaşma ve sömürme planı öylesine açıktan yürütülüyor olmasına rağmen ve bu sömürünün merkezini de İslam dünyası oluşturmasına rağmen İslam dünyası bir türlü ya işin aslını göremiyor ya da görmek istemiyor. Bu da sömürgecilerin işini kolaylaştırıyor. İslam dünyası bir yandan ABD ya da Rusya ile birlikte hareket ederek kendi geleceklerini garanti altına almak (!) gibi bir yanlışta ısrar ederken, Türkiye de ABD ve AB’yi vazgeçilmez müttefikler olarak görmekten bir türlü vazgeçemiyor. Kısacası, İslam dünyası Rusya’nın da dahil edeceğimiz Batı dünyasının cazibesine öylesine kapılmış ki, bastıkları zeminin altlarından kaydığının farkında bile değiller.
Olaylara sadece Suriye’de cereyan eden olaylar açısından baktığımızda bile Haçlı ittifakının sömürü çarkını gizlemeye ihtiyaç duymadan sürdürdüğü görülüyor. Suriye’de iç çatışmaların ilk başladığı günlerde Irak’ın Saddam diktatörlüğüne son vermek için işgal edildiği gibi Suriye’nin de Esad’ın diktatörlüğüne son vermek iddiası ile karıştırıldığını hatırlarız. Ne var ki Irak’ın işgalinin ardından Saddam iş başından uzaklaştırılmış ve asılmış olmasının ardından işgallerine gerekçe olarak Saddam’ın elinde nükleer silahlar olduğu ileri sürülmüştü. Ancak, Irak işgal edilmiş Saddam asılmış ardından da Irak’ta nükleer silaha rastlanmadığı açıklanmıştı. Yani, dünya aldatılmıştı. Suriye’de de benzer bir oyunun oynandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Suriye’de iç çatışmaların başladığı günlerde olay Suriye halkın Esad’dan kurtarmak olarak sunulurken milyonlarca insan Suriye’yi terk etmek zorunda kalırken yine milyonlarca Suriyeli hayatını kaybetti. Gelinen noktada ABD ile Rusya’nın Suriye konusunda anlaştığı, bu anlaşmaya göre Suriye’nin başında Esad kalacak ama İran tüm güçlerini çekecek. Anlaşma medyaya böyle yansıtıldı. Aslında bunun “Trump, Suriye’yi Putin’e bırakıyor” şeklinde haber yapılması da yanlış değildi.
Bu arada zaman ilerledikçe Suriye konusunda ABD-Rusya anlaşmasının detayları da medyaya yansımaya başladı. Çünkü ABD ile Rusya arasındaki Suriye anlaşmasının hemen ardından İsrail Suriye sınırına takviye birlikleri sevk etmeye başlıyor, aynı zamanda ABD’nin PKK/PYD’yi Esad’a devredeceği haberleri gündeme geliyordu. Böyle bir durum ABD’nin Suriye’nin terör örgütlerinden temizleneceğine dair Türkiye’ye verdiği sözü tutmayacağı anlamına geliyordu. Denebilir ki, ABD; Suriye konusunda Türkiye’ye verdiği hangi sözü tuttu? Başından itibaren ABD terör örgütlerini silahlandırdı. Silahlandırdığı terör örgütlerinin Suriye birlikleri ile ciddi olarak hiç karşı karıyla gelmedikleri hatırlandığında ABD’nin bu terör örgütlerini İsrail’i rahatlatmak ve ileride Türkiye’ye karşı kullanmak istediği rahatlıkla söylenebilir.
Bu arada bir yandan Münbiç’in teröristlerden temizleneceği sözü verilirken öbür yandan ABD’nin şehri Kandil ekibine teslim etmeye hazırlandığı da medyaya yasıyor. Çünkü bir taraftan Münbiç teröristlerden arındırılırken -bunun ne ölçüde yapıldığı ayrı bir konu- öbür yandan Pentagon bir başka terör örgütünü silahlandırmayı sürdürüyor.
Tüm bu gelişmelerin ardından İkinci Dünya Savaşı yıllarına dönecek olursak, o yıllarda ABD, İngiltere ve Rusya arasında nüfuz alanlarına ayrılan dünyanın bugün de o anlaşma çerçevesinde yönetildiğini ve sömürüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Böyle olmasaydı Suriye, ABD ile Rusya arasında paylaşılır, 8 yıllık savaşın ardından Suriye’nin Esad’a bırakılacağı gibi bir yaklaşım gündeme gelebilir miydi? Bu noktada Suriye’de Esad kalacaksa ve Rusya yıllardan beri bu ülkede sahip olduğu üslerini artırarak koruyacak, ABD de 8 yıllık çatışma esnasında Suriye’de oluşturduğu yeni üslerini koruyacak demektir. Netice itibarıyla olan sadece Müslüman Suriye halkına olmuştur. Sömürgeciler aralarında sömürü mutabakatını aynen sürdürmektedirler. Böyle olunca sömürgecileri eleştirelim, yaptıklarını anlatalım ama bunca sömürü karşısında harekete geçmeyi ve birlik oluşturmayı düşünmeyen/düşünemeyen Müslüman ülke yöneticilerinin bu gelişmelerdeki büyük sorumluluğunu unutmamak gerekiyor.