Refah Partisi, 1994 seçimlerinde patlama yaparak İstanbul ve Ankara’yı kazandığında lisede öğrenciydim. Seçimlerin ertesi günü okula gittiğimizde, bazılarındaki endişeyi de dün gibi hatırlıyorum. Hatta bir öğrenci, solcu olarak bilinen kimya öğretmeni hanıma, sanki dünyanın sonu gelmişçesine “Hocam ne olacak şimdi?” diye sormuştu. O günlerin kör ideolojisi, o öğrencinin kafasında “laiklik elden gidiyor”, “irtica geliyor” vs şeklinde tezahür etmişti. Toplumun belli bir kesiminde bu endişe ve kaygı hali ciddi ciddi vardı.
Çünkü insanlar birbirini tanımıyor veya yanlış tanıyordu. Sadece kendi cenahları veya çevreleri bu ülkeyi seviyordu (sağ veya sol veya muhafazakar herkes için geçerli bu önerme), kendileri dışındaki herkes kötü niyetliydi, ülkeyi geri götürmek veya toplumu ifsad etmek istiyordu. Sağcısı, solcusu, muhafazakarı için “diğerleri” potansiyel düşmandı, bilinmezdi, meçhuldü. O öğrencinin zihnindeki endişe hali de, aynı motivasyonun neticesiydi.
Aradan geçen 25 yılda roller bir hayli değişti. Bir bakıma “mazlumlar” “muktedir”, “muktedirler” mazlum” oldu yaygın ifadeyle. Toplumun dindar kesimi, güçle, parayla, devlet imkanlarıyla ve başka olanaklarla tanıştı. Bir başka deyişle, bütün bu imkanlarla olan imtihanları başladı. Kendilerinden beklenen hak, hukuk, adalet gibi temel unsurları gözetmeleri, ayrım yapmamaları, özü sözü bir olmaları, hakikati menfaate değişmemeleri beklenmişti. Ancak hiç de öyle olmadı. “Metal yorgunluğu” şeklinde kendilerinin de ifade ettiği, ancak gerçekte tam bir “güç zehirlenmesi”ne tutuldular. Gücün ve iktidarın her türlü meşruiyeti sağladığı zannıyla, “ben yaptım oldu”dan “biz ne yaparsak doğrudur, mübahtır”a kadar savruldular.
Yerel seçim öncesi ve sonrası yaşananlar da bu güç zehirlenmesinin ve ekabirleşen tavrın bir tasdiki oldu. İktidarı kendi uhdesinde doğal bir mekanizma gibi görmeye başlayan ve elden bırakmayı artık düşünemez hale gelen bir zihnin, tepeden tırnağa tüm bir siyasi yapıyı sarmış olduğunu müşahede ettik.
Seçim öncesi kampanya dönemi, her türden yalanın rahatlıkla ve ısrarla söylendiği, her türlü iftiranın utanmadan atılabildiği, her türlü hakaretin topluma ve siyasilere gayet rahat sarf edilebildiği, Türk siyasi tarihinin “en kirli”, “en karanlık” ve “en seviyesiz” kampanya dönemi olarak zihinlere kazındı. Elbette ki bu acayip hal, kendilerine “hak” olarak görmeye başladıkları “iktidarı” (bu sefer yerelde) kaybetme riski nedeniyle ortaya çıktı.
Beklenen şudur ki, halkın verdiği mesaj, uyarı veya ders, iktidar sahiplerinde ve taraftarlarında bir “titreyip kendine gelme”, “olanda hayır vardır” diyerek bir özeleştiriye neden olsun. Maalesef onun emareleri görülmemektedir. Tersine, 94 seçimlerinden sonra “karşı cenahın” yaşadığı “kabullenememe” ve “ürküntü duyma” hal, bugünün muktedir kesiminde görülüyor.
Cumhurbaşkanının önünü kesen bir kadının, “eşim belediyede memur, biz bunlara hizmet edemeyiz” derken yaşadığı anlık coşku ve öfke, bir türlü akli ve mantıki bir zemine oturamıyor. Seçim kazanabilmek için, oy alabilmek için kendinden olmayanı düşmanlaştırmanın neticesinde objektif düşünme yetisi kayboluyor. Kendinden olmayanı hain, bölücü, terörist, hatta din dışı görmeye kadar giden bir akıldışılık, en başta kendisine zarar verir hale geliyor. Kocasının bir kamu görevlisi olduğunu ve “bunlara” değil kamuya hizmet edeceği gerçeğini göremez oluyor.
Nedensiz bir öfke ve sınırsız bir kinle doldurulan kitleler, kendilerine hak olarak gördükleri güce yönelik en ufak bir şeye bile tahammül gösteremez duruma gelmiş vaziyette. Bugünün paralı fedaileri denebilecek olan ve “troll” olarak nitelenen ve hatta belediyeler tarafından açıkça finanse edilenlerden birisi, yaşadıkları ezikliği anlatıp “Allah bizimledir” diyor. Sanki kendilerinin siyasi rakibi olan insanlar Allah’a inanmıyor ve sanki “küffara karşı savaşıyorlarmış gibi” saçmalıyor.
94’te endişelenen insan da, bugün “güç elden giderse” diye korkan insan da aslında aynı körlüğün ve cehaletin farklı meyveleridir. Eğer ki burada yaşanacaksa, her görüşten ve meşrepten insan, birbirine saygı duyarak, birbirini aşağılamayarak, hakaret etmeyerek ve hayat hakkı tanıyarak yaşamak mecburiyetindedir. Kimsenin bir başkasına “kalk git” demeye hakkı yoktur.
Ve seçim kaybetmek de dünyanın sonu falan değildir.