Şimdiki durumumuz, yakaladığı hırsızdan kurtulamayanın
durumuna benziyor; bir kere içinde bulunduğumuz dünyadan kurtulamıyoruz. Ne o
bizi atıyor ne de biz onu atabiliyoruz. Allah ın bizim için takdir buyurduğu
zamana kadar dünyalı olmaya mecburuz. İnsan olup da, dünyada kalıcı olduğuna
inanan yoktur; mü min, kâfir herkes bir süre için dünyalı olduğunu bilir. Zaten
bilmemek de mümkün değildir. Bizden önce kimse kalamadı. Onlar kalabilseydi
bize intikal etmeyecekti. En büyük hakikat dünyanın ve içindekilerin fani
olduğu hakikatidir.
Bu büyük hakikate rağmen önümüzde, ilk insanlardan bu
yana çözülememiş bir sorun var. Bu sorunu kavrayıp, kendi içinde çözen insan
sayısı, bütün insan sayısına göre çok cüzi kalmaktadır. Çok köklü ve pek açık
sorun şudur: İnsan, dünyanın fani olduğunu her gün pek çok kere tekrar ettiği
halde, insan da buna inandığı halde nedense, dünyaya karşı insanın tavrı faniye
değil, ebediye gösterilmesi gereken tavır oluyor. Bu ölüye diri, hastaya sağlam
muamelesi yapmak kadar yanlış ve terstir.
Başta peygamberler olmak üzere, aklı ve basireti
kullanmaya davet eden bütün davetçiler, insanları bu çelişkiye karşı uyardılar.
Asırlar sürdü bu uyarı. İnsanların bir kısmı anlar gibi oldu. Büyük bir kitle
de asla anlamak istemedi bu sorunu. Ebedi kalacakmış gibi tutum takındı. Sorunu
anlayanların da önemli bir bölümü anladığı halde ya dünya onu bırakmadı, ya da
o dünyayı bir nedenle bırakamadı. Yine zarar edilmiş oldu.
Pek az kul rahmet gördü de gerçeği anladı, tuzaklara
takılmadı. Faniye fani muamelesi yaptı, kendini Rabbine adadı. Bir ağacın
altında dinlenen yolcu gibi gördü kendini; yolcunun ağaca ilgisinden fazla ilgi
göstermedi dünyaya. Fani dünyada ne varsa onu ebedi ahiret için kullandı.
Kazananlar da onlar oldu.
Kâfirlerin dünyaya takılıp kalmaları hatta onu kendileri
için bir put edinmeleri, uğruna ölmeye hazır olmaları, onların açısından
makuldür. Kâfirlerin bu tutumlarından dolayı ayıplanmaları da gerekmeyebilir.
Çünkü onların ahiretten bir nasibi yoktur. Ne bir cennet ne bir rahatlık
göreceklerdir. Şu kısacık dünya onların görebileceği tek varlıktır. Ellerindeki
bu varlığı en iyi şekilde değerlendirmek istemeleri, tek değer üzerinde
savaşmaları, köpeklerin kemik etrafında kavga etmeleri gibi onların da dünyanın
etrafında birbirlerini yemeye çalışması anlaşılabilirdir. Anlaşılamayan, asıl
yurdunun ahiret yurdu olduğunu, dünyada geçici bir süre kalıp Rabbinin dilediği
vakitte asıl yurduna geçeceğini bilen Müslüman neden dünyaya meyleder. Dünyalık
uğruna ahiretini feda eder. Anlaşılamayan budur.
Allah imtihan maksadıyla gönderdiği kullarına, dünyadan
el etek çekmelerini emretmemiştir. O nun emri, tuzaklara takılmadan ahireti
kazanarak dönmektir.
Dünya ihmal edilmek için değildir. Onu ihmal etmek de bir
hatadır. Dünyalı olmaya mecburuz. Hem dünyada olacak hem de ona takılıp
kalmayacağız.
Bizden beklenenle bizim sergilediğimiz tavrın birbirine
tezat olması bir anlamda dünyanın gerçek mahiyetini idrak edemeyişimizden
kaynaklanmaktadır. Dünyayı iki zıt taraftan anlamak ahiret açısından iyi
sonuçlara götürmez. Ona tapınanlar da yanlış anlamışlar, onu yok sayanlar da
başka bir yanlışı doğru diye benimsemişlerdir. Doğrusu Kur an ın gösterdiğidir.
Oyun, eğlenceden ibaret, ama gerekli. Dünya budur.
Dünyanın süresini bir tek insandan esas alarak
ölçtüğümüzde, ölçmeye değmeyecek bir sonuçla karşılaşırız. Ne kadar yaşarsa
yaşasın bir insanın ömrü, ahiret rakamlarıyla ölçülmeye değmeyecek kadar
basittir.
Dünyanın süresi ile ahireti kıyas edebiliriz. Dünyanın
binlerce yıllık ömrünü ölçü konusu yapabiliriz. Kur an ımız, dünyanın ahiretten
nasıl görüleceğini farklı örneklerle bize anlatmaktadır. Bu örneklerde bir
sabah, bir akşam vakti, gündüzün bir anı gibi ifadeler vardır. Ahiretle dünya süre
bakımından kıyaslandığında dünya bütünü ile on binlerce yıla rağmen bir sabah
vakti kadar bile etmemektedir.
Çünkü Kur an, bir sabah vakti derken sadece küçültme
benzetmesi yapmaktadır. Yoksa on binlerce yıllık ömrüne rağmen dünya, sonu
olmayan bir ömürle ölçülemez. Bir sayı ne kadar kabarık olursa olsun, sınırsız
sayının bir oranını temsil edemez. Başı ve dibi belli olan, başka bir belli ile
karşılaştırılabilir. Bir taraf sonsuzluğu yansıtırken diğer tarafın milyon
olması veya çok daha büyük bir rakamı yansıtmasının ne değeri olacaktır.
Bu bize, kâfirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını haber
veren Kur an ayetlerini düşünürken ne denli korkunç bir akıbete koştuklarını
idrak etmemize yardım etmelidir. Bir insan ya sonsuz deyiminin ne anlama
geldiğini bilmiyor olmalıdır ya da ölmeyeceğini iddia etmelidir. Başka türlü
kâfirlerin halini anlamak mümkün olmaz.
Aynı şey cennette sonsuz kalmanın ne demek olduğunu
anlamaya da itmelidir bizi. İmanın bedelinin cennette sonsuz kalmak olduğunu
bilmek, imanın değerini anlamaya teşvik eden önemli bir uyarıdır.
Dünyayı Allah Teâlâ yarattı. Onu en iyi bilen O dur.
Dileyip yarattığına göre, şeklini de O vermiştir. Kur an ın, dünyayı tanıtırken
kullandığı kelimeler herkesin bildiği, anlayabileceği kelimelerdir:
Oyun, eğlence, süs, övünme, çocuklar ve malda yarış
Dünyayı anlatabilecek en açık kelimeler bunlardır. Yani
dünya budur. Oyun, eğlence, süs, övünme, evlat, mal!
Kur an dünyayı bitkiye benzetir. Baharda yemyeşil göz
kamaştırır. Bir zaman sonra sararır, sonra da çöp olur gider. İşte dünya.
Niteliği herkesin görebileceği kadar açıktır. Basit şeyler üzerine kuruludur.
Ama ciddi sonuçların elde edilebileceği yer de orasıdır. Mü min, büyük bir
hedefin peşindedir. Allah ı ve ebedi cenneti kazanmak istemektedir. Ebediyen
Allah ın cennetinde kalmasının yegâne engeli dünyada yaşıyor olmasıdır.
Dünyadaki süresi bitecek olsa cennete intikal edecektir. Dünya böyle bir mü min
açısından, havaalanında uçağa binmek için salonda bekleyen yolcunun bekleme
salonu gibidir. Zorunlu bekleme salonu, kurallara uyulup beklenecek bir yer
olma niteliğinden ileri gidemez.
Bunun için hadislerde, dünyanın mü min için zindan, kâfir
için cennet olduğu bildirilmiştir. Neden Çünkü mü min asıl gayesine
ulaşabilmek için dünyadan kurtulmak zorundadır. Dünyadan kurtulması da kendi
iradesine bağlı değildir. Muayyen eceli gelmeden terk edemeyeceği bir yerdedir.
Bir an önce kurtulsam diyeceği bir yer olan dünya açık bir şekilde zindana
benzemektedir.
Kâfir için durum böyle değildir. O ölür ölmez, ebediyen
kalacağı cehenneme konacak ve asla oradan çıkamayacaktır. Sonu kesinlikle
ateştir. Onun bir gün dünyada kalması ateşten bir gün kurtulması demektir.
Ateşten kurtulabileceği tek yer olan dünya onun cenneti değil de nesi olabilir!
Gayet tabii olarak, mü min dünyaya zindan muamelesi
yapacak, kâfir de cennet muamelesi yapacaktır. Biri gidip kurtulmak üzerine
çalışacak, öbürü de kalıp mutlu olmak üzerine yoğunlaşacaktır. Bu gayet
tabiidir. Dünya da bu sistem üzerine kurulu olduğu için mü mine gülmüyor
görülecek, kâfire sürekli prim verecektir. Bu mantık gayet açıktır.
Dengesizliği, geçiciliği, sıkıntıdan sıkıntıya taşıması,
mutluluğunda bile hüzün bulunması mü min ve kâfir herkes için geçerli olmakla
beraber, mü min bu halinden daha çok muzdarip olur. Zira mü min eline güller de
verilse, yemeği önüne de gelse, masrafsız yaşasa da nihayet zindan hayatı
yaşadığı için yüzü hiç gülmez bu dünyada. Kurtulup Rabb ine gidinceye kadar.
Şimdi şu hadisi şerifi anlamaya çalışarak ufkumuzu
genişletebilir, hayata ve beynimizi adeta ezen olaylara bir anlam verebiliriz:
Dünya lanetlidir. Dünyadakiler de lanetlidir. Zikrullah
hariç, Allah için olan hariç, âlim ve öğrenen hariç. (Tirmizi, Zühd, 14)