Dünyanın gerçek yüzü

Abone Ol

Şimdiki durumumuz, yakaladığı hırsızdan kurtulamayanın

durumuna benziyor; bir kere içinde bulunduğumuz dünyadan kurtulamıyoruz. Ne o

bizi atıyor ne de biz onu atabiliyoruz. Allah ın bizim için takdir buyurduğu

zamana kadar dünyalı olmaya mecburuz. İnsan olup da, dünyada kalıcı olduğuna

inanan yoktur; mü min, kâfir herkes bir süre için dünyalı olduğunu bilir. Zaten

bilmemek de mümkün değildir. Bizden önce kimse kalamadı. Onlar kalabilseydi

bize intikal etmeyecekti. En büyük hakikat dünyanın ve içindekilerin fani

olduğu hakikatidir.

Bu büyük hakikate rağmen önümüzde, ilk insanlardan bu

yana çözülememiş bir sorun var. Bu sorunu kavrayıp, kendi içinde çözen insan

sayısı, bütün insan sayısına göre çok cüzi kalmaktadır. Çok köklü ve pek açık

sorun şudur: İnsan, dünyanın fani olduğunu her gün pek çok kere tekrar ettiği

halde, insan da buna inandığı halde nedense, dünyaya karşı insanın tavrı faniye

değil, ebediye gösterilmesi gereken tavır oluyor. Bu ölüye diri, hastaya sağlam

muamelesi yapmak kadar yanlış ve terstir.

Başta peygamberler olmak üzere, aklı ve basireti

kullanmaya davet eden bütün davetçiler, insanları bu çelişkiye karşı uyardılar.

Asırlar sürdü bu uyarı. İnsanların bir kısmı anlar gibi oldu. Büyük bir kitle

de asla anlamak istemedi bu sorunu. Ebedi kalacakmış gibi tutum takındı. Sorunu

anlayanların da önemli bir bölümü anladığı halde ya dünya onu bırakmadı, ya da

o dünyayı bir nedenle bırakamadı. Yine zarar edilmiş oldu.

Pek az kul rahmet gördü de gerçeği anladı, tuzaklara

takılmadı. Faniye fani muamelesi yaptı, kendini Rabbine adadı. Bir ağacın

altında dinlenen yolcu gibi gördü kendini; yolcunun ağaca ilgisinden fazla ilgi

göstermedi dünyaya. Fani dünyada ne varsa onu ebedi ahiret için kullandı.

Kazananlar da onlar oldu.

Kâfirlerin dünyaya takılıp kalmaları hatta onu kendileri

için bir put edinmeleri, uğruna ölmeye hazır olmaları, onların açısından

makuldür. Kâfirlerin bu tutumlarından dolayı ayıplanmaları da gerekmeyebilir.

Çünkü onların ahiretten bir nasibi yoktur. Ne bir cennet ne bir rahatlık

göreceklerdir. Şu kısacık dünya onların görebileceği tek varlıktır. Ellerindeki

bu varlığı en iyi şekilde değerlendirmek istemeleri, tek değer üzerinde

savaşmaları, köpeklerin kemik etrafında kavga etmeleri gibi onların da dünyanın

etrafında birbirlerini yemeye çalışması anlaşılabilirdir. Anlaşılamayan, asıl

yurdunun ahiret yurdu olduğunu, dünyada geçici bir süre kalıp Rabbinin dilediği

vakitte asıl yurduna geçeceğini bilen Müslüman neden dünyaya meyleder. Dünyalık

uğruna ahiretini feda eder. Anlaşılamayan budur.

Allah imtihan maksadıyla gönderdiği kullarına, dünyadan

el etek çekmelerini emretmemiştir. O nun emri, tuzaklara takılmadan ahireti

kazanarak dönmektir.

Dünya ihmal edilmek için değildir. Onu ihmal etmek de bir

hatadır. Dünyalı olmaya mecburuz. Hem dünyada olacak hem de ona takılıp

kalmayacağız.

Bizden beklenenle bizim sergilediğimiz tavrın birbirine

tezat olması bir anlamda dünyanın gerçek mahiyetini idrak edemeyişimizden

kaynaklanmaktadır. Dünyayı iki zıt taraftan anlamak ahiret açısından iyi

sonuçlara götürmez. Ona tapınanlar da yanlış anlamışlar, onu yok sayanlar da

başka bir yanlışı doğru diye benimsemişlerdir. Doğrusu Kur an ın gösterdiğidir.

Oyun, eğlenceden ibaret, ama gerekli. Dünya budur.

Dünyanın süresini bir tek insandan esas alarak

ölçtüğümüzde, ölçmeye değmeyecek bir sonuçla karşılaşırız. Ne kadar yaşarsa

yaşasın bir insanın ömrü, ahiret rakamlarıyla ölçülmeye değmeyecek kadar

basittir.

Dünyanın süresi ile ahireti kıyas edebiliriz. Dünyanın

binlerce yıllık ömrünü ölçü konusu yapabiliriz. Kur an ımız, dünyanın ahiretten

nasıl görüleceğini farklı örneklerle bize anlatmaktadır. Bu örneklerde bir

sabah, bir akşam vakti, gündüzün bir anı gibi ifadeler vardır. Ahiretle dünya süre

bakımından kıyaslandığında dünya bütünü ile on binlerce yıla rağmen bir sabah

vakti kadar bile etmemektedir.

Çünkü Kur an, bir sabah vakti derken sadece küçültme

benzetmesi yapmaktadır. Yoksa on binlerce yıllık ömrüne rağmen dünya, sonu

olmayan bir ömürle ölçülemez. Bir sayı ne kadar kabarık olursa olsun, sınırsız

sayının bir oranını temsil edemez. Başı ve dibi belli olan, başka bir belli ile

karşılaştırılabilir. Bir taraf sonsuzluğu yansıtırken diğer tarafın milyon

olması veya çok daha büyük bir rakamı yansıtmasının ne değeri olacaktır.

Bu bize, kâfirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını haber

veren Kur an ayetlerini düşünürken ne denli korkunç bir akıbete koştuklarını

idrak etmemize yardım etmelidir. Bir insan ya sonsuz deyiminin ne anlama

geldiğini bilmiyor olmalıdır ya da ölmeyeceğini iddia etmelidir. Başka türlü

kâfirlerin halini anlamak mümkün olmaz.

Aynı şey cennette sonsuz kalmanın ne demek olduğunu

anlamaya da itmelidir bizi. İmanın bedelinin cennette sonsuz kalmak olduğunu

bilmek, imanın değerini anlamaya teşvik eden önemli bir uyarıdır.

Dünyayı Allah Teâlâ yarattı. Onu en iyi bilen O dur.

Dileyip yarattığına göre, şeklini de O vermiştir. Kur an ın, dünyayı tanıtırken

kullandığı kelimeler herkesin bildiği, anlayabileceği kelimelerdir:

Oyun, eğlence, süs, övünme, çocuklar ve malda yarış

Dünyayı anlatabilecek en açık kelimeler bunlardır. Yani

dünya budur. Oyun, eğlence, süs, övünme, evlat, mal!

Kur an dünyayı bitkiye benzetir. Baharda yemyeşil göz

kamaştırır. Bir zaman sonra sararır, sonra da çöp olur gider. İşte dünya.

Niteliği herkesin görebileceği kadar açıktır. Basit şeyler üzerine kuruludur.

Ama ciddi sonuçların elde edilebileceği yer de orasıdır. Mü min, büyük bir

hedefin peşindedir. Allah ı ve ebedi cenneti kazanmak istemektedir. Ebediyen

Allah ın cennetinde kalmasının yegâne engeli dünyada yaşıyor olmasıdır.

Dünyadaki süresi bitecek olsa cennete intikal edecektir. Dünya böyle bir mü min

açısından, havaalanında uçağa binmek için salonda bekleyen yolcunun bekleme

salonu gibidir. Zorunlu bekleme salonu, kurallara uyulup beklenecek bir yer

olma niteliğinden ileri gidemez.

Bunun için hadislerde, dünyanın mü min için zindan, kâfir

için cennet olduğu bildirilmiştir. Neden Çünkü mü min asıl gayesine

ulaşabilmek için dünyadan kurtulmak zorundadır. Dünyadan kurtulması da kendi

iradesine bağlı değildir. Muayyen eceli gelmeden terk edemeyeceği bir yerdedir.

Bir an önce kurtulsam diyeceği bir yer olan dünya açık bir şekilde zindana

benzemektedir.

Kâfir için durum böyle değildir. O ölür ölmez, ebediyen

kalacağı cehenneme konacak ve asla oradan çıkamayacaktır. Sonu kesinlikle

ateştir. Onun bir gün dünyada kalması ateşten bir gün kurtulması demektir.

Ateşten kurtulabileceği tek yer olan dünya onun cenneti değil de nesi olabilir!

Gayet tabii olarak, mü min dünyaya zindan muamelesi

yapacak, kâfir de cennet muamelesi yapacaktır. Biri gidip kurtulmak üzerine

çalışacak, öbürü de kalıp mutlu olmak üzerine yoğunlaşacaktır. Bu gayet

tabiidir. Dünya da bu sistem üzerine kurulu olduğu için mü mine gülmüyor

görülecek, kâfire sürekli prim verecektir. Bu mantık gayet açıktır.

Dengesizliği, geçiciliği, sıkıntıdan sıkıntıya taşıması,

mutluluğunda bile hüzün bulunması mü min ve kâfir herkes için geçerli olmakla

beraber, mü min bu halinden daha çok muzdarip olur. Zira mü min eline güller de

verilse, yemeği önüne de gelse, masrafsız yaşasa da nihayet zindan hayatı

yaşadığı için yüzü hiç gülmez bu dünyada. Kurtulup Rabb ine gidinceye kadar.

Şimdi şu hadisi şerifi anlamaya çalışarak ufkumuzu

genişletebilir, hayata ve beynimizi adeta ezen olaylara bir anlam verebiliriz:

Dünya lanetlidir. Dünyadakiler de lanetlidir. Zikrullah

hariç, Allah için olan hariç, âlim ve öğrenen hariç. (Tirmizi, Zühd, 14)