Dünyanın En Güzel Sokakistanı

Abone Ol

Dilimize yerleşmiş “sokakta bulmak” diye hepimizin bildiği bir deyim vardır. Yakınında bulunana sahip çıkmak anlamı içerse de hafiften bir sokağı tahfif sezmişimdir bu ifadede. “Ben onu sokakta bulmadım” derken sanki sokak birden karanlıklaşır, her bir şey ihtimale dönüşür ve angarya haline geliverir.

Neresinden bakarsanız bakın, bu deyimde bir izansızlık ve haddi aşma vardır. Lafı uzatmadan hemen söyleyeyim: Ben (Bu fakir) ne buldumsa düne dair bugünü ilgilendirip güzelleştiren, sokakta buldum! İlkokuldan itibaren derslerde dikiş tutturamayan biri olmama rağmen en güzel kıyafetler dikebilmiş olmayı sokakta bulduklarıma borçluyum. Sokakta bulduğum en güzel şeylerden biri “okuma tutkusu” idi. Bütün gerçek dostlarımı sokakta buldum. Teksas, Tommiks, Zagor, Mandreke gibi çizgi roman serisiyle de Salata, Gırgır, Çarşaf gibi mizah dergileriyle de sokakta tanıştım. Kemalettin Tuğcu hikâyelerini iç çeke çeke okurken boynuna teyp asılı destancıların sokak sokak dolaşıp başkalarının acılarına akraba kıldığı çocukların arasında ben de vardım. Zararsız yalanları, ziyansız yaramazlıkları ve muktezayı-ı Hal’e uygun sövgü ve argo sözcüklerini hep sokakta buldum. Taşımalı panayır ve seyyar lunapark diye bir şey olduğunu şimdiki çocuklar nereden bileceklerdir. Bütün bunları (“ayı oynatıcılar” dahil) ben sokakta gördüm ve sokakta buldum. Hâlâ selamı sabahı sürdürdüğüm, geçmiş günlerin hatırını gözettiğim çocukluk arkadaşlarım, Nihat, Ünal, Nedim, Salim ve Âdem ile ilk günkü gibi görüşüp dertleşiyorsak bunda hiç kuşkusuz sokağın hakkı vardır. Sokağın altından o kadar çok sular aktı ki (altyapı çalışmalarını kastediyorum) sokak kendine dair olan pek çok şeyi yitirip gitti. Sokakla “çocuk” kelimesini bile yan yana getirdiğimizde başka anlamlara doğru kaykıldığına şahit oluyoruz. İnsan sokakta dolu dolu bir çocukluk geçirmişse dostluğun kıymetini de o denli iyi biliyor zahir. Sevgili Sedat Anar ile tanışıklığım böyle bir serüvenin sonuna tekabül ediyor. Onun gezdiği sokaklarda gezmiş, yine onun dolandığı caddeleri turlamışım. Turlamak, volta atmak, aylak aylak gezmek, bunların hiçbiri tek başına şehirle ilişkimizi ifade etmeye kâfi gelmiyor. Sedat Anar’ın “Suretten Siyrete Dost Hikayeleri” okurken kendime yakın çok şeyler buldum. Her şeyden evvel Sedat da benim gibi bir cereyan insanı değil, bir cevelan insanı. Kimsenin etkisinde kalmadan alıp başını giden biri. Kafası gövdesinden kopuk biçimde gezenlerin aylaklık cereyanına kapılmamış. Çünkü santurla muhteviyat katabilmiş hayatına. Santur nasıl onu Niyazi Mısrî, Eşrefoğlu Rumi, Yunus Emre, Şeyh Hatayî gibi yüksek şahsiyetlerle tanıştırıp buluşturmuşsa işgale uğramış sokakları yeniden o ruhla fethetme hülyası bahşetmiştir. Ben dokuz yaşlarında bir çocuk iken taşrada (yani sokakta) aradığımı evde (ol can içinde canda) nasıl bulmuş isem Sedat da can içinde aradığını sokakta bulmuştur. Çocuk yaşımda ben sokağın gürültüsü ve ergenliğin belli belirsiz gurultusu sebebiyle işitemediğim musiki ve tınıyı babamın üç kitaplık rafında bulmuştum. O rafta Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi’nin nefesi ile hemhal olmuştum. O günden sonra sokakta kaybettiğim dostlarımı içimde, içimde yitirdiğim dostlarımı hep sokakta buldum. İçim bir nevi suretle siyret arası sokak kapısı gibiydi. Sokağı keşfettikten nice sonra Tahran’a bir seyahatimde “santur”la tanıştım. Ne yazık ki ona uzanıp ulaşabilecek parmaklardan yoksundum. Hem aklım hem gönlüm uzun süre santurda kaldı. Bir kültür festivalinde Sultanahmet’te adının sonradan Sedat Anar olduğunu öğrendiğim Santuri Sedat Bey’le tanıştım. Parmakları santura gitmediği sürece hiç santurla ilgisi yokmuş gibi hali vardı. Neresinden bakarsanız yalın bir hayat insanı. Yaşamak için fona ihtiyacı olmayan sahici bir adam. Onun tanıdıklarıyla tanıştıkça Sedat Anar ismi zihnimde yerli yerine daha bir oturdu. Bir daha da onu santursuz düşünemez hale geldim. Behruz Dijurian ismiyle Sedat bahsetmeseydi yazdıklarında büyük ihtimal hiç tanışamayacaktım. Tahran’da görüp sesini tahayyül ettiğim (bu nasıl bir şeyse artık) santura acziyetinden dolayı parmaklarımın gitmemesi gibi zambağa “siz” diye hitap eden şair Behruz Bey’le tanışmam kim bilir ne zamana kalacaktı. Bir dost düşünün ki dostunun şiirlerini ezgilerine beste yapmış. Bunun anlamı sesine ses katmak, evine bahçe yapmaktır. Bir insanı bir insana dost kılan şey ile bir şiire kendini yazdıran şey aynı şey olmalıdır. Öyle olmasaydı Sedat Anar, Behruz Dijurian için şu soruyu sormazdı: “Soruyorum şimdi size? Şiir bu adamı dost edinmeyip kimi dost edinsin kendisine?” Sokak ile ev arasındaki mesafeyi nasıl sahici dostluklar kapatıyorsa her ikisini aydınlatan da yoksulluğun asaletinden başkası değildir. Müzisyen Özgür Baba ile on beş dakikalık yolu doya doya üşüyerek yarım saatte kat edip eve ulaşmak bir dostluk hikâyesinin en çarpıcı yeri olsa gerektir. Zira dostla yürümek biraz da dosta yürümektir. İnsan dostunda kendini görendir. Mansur Seyitoğlu bir çocuk hamisidir ve Sedat onun hikâyesinden hayatı her şeye rağmen güzel kılan şeyleri keşfeder. Santurunu ve odasını kendisiyle paylaşması eskiyi hatırlatan değil geleceği yenileyen bir şeydir. Düşününüz, yolun oğlu olmuşsunuz, yola koyulmuşsunuz ve siz yürürken karşınıza Koçer Avcı gibi biri çıkmış, düşünce örgüsü sizinkine hiç benzemiyor ve “hayatı karşılayan en iyi imgenin yol olduğunu düşünüyorum” diyor ve delilerin “aceleci metafizikçiler” olduğunu söylüyor. Yolun sizi çağırdığı yere sonuna kadar gitmekten başka çareniz olmayacaktır elbette. Sözü balla kesip iyisi mi siz değerli okurlarımı Sedat Anar’ın kitabıyla baş başa bırakayım. Okuduktan sonra görüşürüz.
(Hayatın Uğultusu Dışında-Portreler, Sedat Anar, Pruva Yayınları)