Dünya sultanlığı

Abone Ol

Bir yudum su vermeyeceklerini bilir insanın, kardeşlerine de, Rahman; kurban kesin, zekât verin, sadakalarınız, infaklarınız, îsâr ile insanlığınızı kurtarın, diye uyarır.

Ekonomik ambargolar, mültecilerin yüzüne kapıları kapamalar.

Anlı şanlı vakfın kapısından başını uzatan hanımefendi, bakar içeride güzel giyimli nur yüzlü hanımlar iftar hazırlığındadır, ortam mükemmel, ruhları suvaran bir coşku, cennet bahçe, tekke, tevhidhane, kudüm sesleri inceden;

“Aaa ne güzel, biz de burada iftar edebilir miyiz?”

Vakfın direktörü güzel giyimli bayan:

“Hayır, L. Bey, bu akşam iftar vermekte, kendi misafirlerini ağırlamakta.”

Tevhidhanenin bitişiğindeki hamuşanda yatanlar, türbesindeki mübarekler neredeyse ayağa kalkacaklar, hicaplarından ağlıyorlar.

Âlimi ziyaretini anlatıyor arkadaşım, nasıl hastalandığını, “Keşke görmeseydim” diyor, “Hatırımda o güzel çehresi ve hayalimde canlandırdığım eşsiz yaşantısı ile kalsa idi, o lüks, ihtişam kâbusum oldu.”

Bırak romantizmi bir hırka bir lokma bitti desem de, üzüntüsü uzun sürdü.

Dünya padişahlarının yaşam biçimi, sıradan insanı olduğu gibi âlimlerin başını da döndürmüş.

Yahya b. Muaz er-Razi, “Ey âlimler! Köşkleriniz kayserlerin sarayları, evleriniz kisranın evi, elbiseleriniz vezir Tahir’in elbiseleri, ayakkabılarınız Calut’un ayakkabıları, binitleriniz Karun’un binitleri, kap-kacak, mefruşatınız Firavun’un mefruşatı, yiyip içmeniz cahiliye devrinde olduğu gibi. Tuttuğunuz yol şeytanet yolu, nerde kaldı İslamiyet?”

Sa’d b.Müseyyeb, “Amirleriyle düşüp kalkan âlim, eşkıyadır.”

Tersi de olmakta, amirler eskiden âlimlere çok değer verir imiş.

“Nizamü’l-Mülk’ün kendisi de ilim ve irfan sahibi bir zat idi. Şeyh Ebu Ali Fâremidî Hazretleri Nizamü’l-Mülk’ün makamına gelince, baş vezir, yerine onu oturturdu. Ebu İshak Şirazi’ye ve İmamü’l Haremeyn’e büyük hürmeti vardı. Onlar makamına gelince ayağa kalkar, el pençe divan dururdu. Huzurunda ilmi münazaralar ve sohbetler yapılırdı.” Çağdaşı genç Gazali’yi bu ilmi toplantılarda saygıyla dinlerdi. Baş vezir onu Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisleri arasına kattı. Dünyanın her tarafından onu dinlemeye, derslerine katılmaya gelmekte idiler. Devlet adamları, büyük memurlar, vaazlarını kaçırmamaya çalışırlardı. Abbasi halifesinin de Selçuklu devlet adamlarının da kalbinde taht kurmuştu. Manevi sultan gibi hükmü vardı. Mühim işlerde onun da fikri sorulur, onayı alınırdı. Halife ile Selçuklu Devleti arasında elçilik de yapmakta idi.

Fakat İmam Gazali, tüm bu şan şöhreti terk edip inzivaya çekildi, Şam Emeviye Camii’nin minaresinde yaşadı, vakit namazlar dışında insanlardan uzaklaştı, nefsini ıslah için Emeviye Camii’nin tuvaletlerini temizledi. Dünya sultanlığı zarif ruhuna ağır gelmişti.

O gece balık tutan fukara adama özendi ünlü mimar, “Şu sahile geldiğimde azaptan kıvranmaktayım. Neden onca projeyi yüzüstü bırakıp aylak aylak dolaşmaktayım, diye. Baksana adam da vakit gani, rahvan, oltasını denize sallamakta. Sağı deniz, yakamozlar, solu ıhlamur ağaçları, eh bundan daha büyük dünya padişahlığı var mı?”

Hasta için de dünyanın sultanı, sağlamlardır. Hastanenin yoğun bakım yatağında değil de, yarı beline kadar toprağın içindedir, dayanılmaz ağrıları onu dünyadan ha kopardı ha koparacak, aklı evdeki çocuklarındadır, iftar sofrasında yapayalnız bıraktığı evlatları arasında olmak artık rüyalarda kalmıştır.

O iftar sofrası diye maziye bakarak gülümsedi: “Meğer başımda sağlık tacı ile dünya sultanlığını sürmüşüm de, hiç haberim olmamış.”