* “Allah hanginizin daha güzel şeyler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)
* “O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” (Zilzal, 99/6-8)
* “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebût, 29/64)
*
* “Sevininiz ve sizi sevindirecek şeyler ümit ediniz. Allah’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” (Buhârî, Rikak, 7; Müslim, Zühd, 6)
*
Mevlana’dan;
“Put kırmak kolaydır, hem de pek kolay. (Bir baltayla toz duman edebilirsin.) Fakat nefis putunu kırmayı kolay sanmak, cehalettir, cehalet! (Zira o, hileleri ile bir tilki misali kendini gizler de kıracağın nefis putunu göremezsin!)”
*
“Mazlumların kanı üzre kurulur
Yeni dünya düzeni dedikleri
Müslümanların rolleri ne ki
Bu oyunda figüran dedikleri
Suskun duruşlar güç verir kâfire
Arş-ı Âlâ'da üzer melekleri
Kahhâr sıfatıyla bir bakar Allah
Kahreder dünyadaki hainleri
Kalk ayağa artık durma Müslüman
Dünyanın her yanı zulüm ve kan
Alet olma zalimlerin zulmüne
Bak bizi de dener, bizi Yaradan”
(Eşref Ziya)
Cuma
Dostun Hizasında
“yazmadım seni daha,
sevmeye ayırdım tüm zamanları,
yazmaya bu yüzden vaktim olmadı.
ben düşünmeye başlayınca seni
-ki bu bir önceki düşünmenin sonundan çok
öncedir-/inan ki dağlar, taşlar,
inan ki bulutlar, yağmur ve kar/toprakla su ve gökyüzü,
güneş ay ve yıldızlar/onlar da benimle birlikte
ve onlar da benim kadar seni düşünürler.../hep dalgınım bu günlerde
saati cezveye koyup yumurta tutuyorum,
bir gün takvime bakmasam yılı unutuyorum.
aklım başıma gelmiyor,/başıma çarpmadan dallar
yolda yürürken dalıp dalıp gidiyorum.
nisan'a kaç var diyorum saati sorarken./hiç böyle olmamıştım.
bilenlere sordum;/'aşk bu' dediler...”
(Metin Vural)
Erken bir saat otelden çıkıp kendimi şehrin sokaklarına bırakıyorum. Kimsenin dikkatini çekmiyor yabancılığım ya da kimse de hayret uyandırmıyor meraklı bakışlarım. Sanki hep burada doğmuş, büyümüş, yaş almışım gibi salına salına zamana meydan okurcasına adımlıyorum caddeleri. Zaman ilerliyor, ilerledikçe de sokaklar giderek kalabalıklaşıyor. İnsanların istilasına uğramadan görmem gereken yerleri görmüş, şehri aşağıdan yukarıdan bir iki kez arşınlamış bir şekilde şehrin ritmine dâhil oluyorum. Çok acelesi yok gibi şehrin, herkes kendi günlük telaşesi kadar hızlı diyebilirim ama bir büyükşehir ahalisinin telaşesinin onda biri bile yok.
Önce şehrin ana caddesi üzerinde esnafların ilk çaylarını, kahvelerini söyledikleri bir çay ocağına geçip ben de günün ilk çayını söylüyorum. Sabah namazından sonra kahvede çay simit ile kahvaltı yapmış günün ilk haberlerini dinlerken belki de yatsıdan sonra yarım kalan muhabbetlerine devam eden emekliler ve ihtiyarlar adeta bir Ara Güler fotoğraf karesi gibi karşımda duruyorlar. Masanın kenarında duran günlük gazeteleri müsaade isteyerek önüme çekiyorum. Ara sıra onların hastalıklarından, yaşlılığın hallerinden şikâyet etmelerine kulak kabartıyorum. Eskiden 3. Sayfa haberleri olurdu şimdi gazeteler sanki 3. Sayfa haberlerinden müteşekkilmiş gibi geliyor. İhtiyarın birinden yükselen “ahir zaman” dedikleri bu olsa gerek diye açıkladığı cinnet halini ben de gazetelere göz gezdirirken hissediyorum.
Aynı ürpertiyi görece sakin, görece daha ağır zamanın aktığı bu kıyı şehrinde hissetmek ayrı bir ürperti veriyor. Gazeteleri bitirip bir kenara koyuyorum. Camdan dışarıya göz gezdiriyorum. Gökyüzü açık ama sert bir hava var. Dışarı adımımı atınca soğuk hemen yüzüme çarpıyor. Paltonun yakasını kaldırıyorum. Ağır adımlarla elimdeki adrese doğru yürüyorum. Tam da şairin dediği gibi: “Konvoylar geçiyor meşelikler arasından/Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına/Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak/Unutulacak diyorum, iyice unutulsun/Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı/Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.” Bir tek kar yok. Yılların özlemi var, belki biraz kızacak, gönül koyacak habersiz geldiğim için, şaşıracak ama olsun. Nasıl karşılayacağını pek umursamıyorum aslında merak ettiğim bu kadar zaman sonra bıraktığımı bulabilecek miyim bütün kaygım burada.
Şehrin bir miktar uzağındaki atölyeye yakın bir yerde dolmuştan inip yolun geri kalanını yürüyorum. Önce demir doğramacılar, birkaç torna tesviye dükkânı ve en sonunda onun atölyesinin önündeyim. Yüreğimin çarpma hızını duyabiliyorum. Kapıdan içeri kafamı uzatıyorum. Elindeki ağacı şekillendirişine, sabrına, tevekkülüne bakıyorum. Beresinin altında açıkta kalan saçlarındaki beyazlara dalıyorum. Yaşanmışlık diyorum. Elindeki işi bırakana kadar kapı aralığından onun iş yapışını izliyorum. Nihayet elindeki işi bırakınca selam veriyorum. Gözlüklerini takıp bana bakıyor. Sonra yüzünde büyük bir tebessüm, sesinde hafif bir titreme ile selamımı alıp, hiç sitemsiz dünyanın en güzel “hoş geldin”i ile karşılanıyorum. Hasretle birbirimize sarılıyoruz. Sanki araya hiç bu kadar sene girmemiş gibi hiç sitemsiz, sorgusuz, sualsiz dostun muhabbet bağına destursuz giriyorum. Dünyanın en yalın muhabbetine bırakıyorum kendimi. Bütün dünyalık telaşeleri, hepsini ardımda bırakmış bir şekilde dost bağında muhabbete dalıyorum. Demlendikçe güzelleşen, güzelleştikçe berraklaşan bir iklim bu.
Cumartesi
ŞAHSİYET
“Kâinatta bir zerreyim
Ben kendimi bilmez miyim
Zerre içinde zerreyim
Ben kendimi bilmez miyim
Mamur benim harap benim
Ayaklarda turap benim”
(Âşık Daimi)
Rahmetli Süheyl Ünver’in çok sevdiğim bir nasihati var onu hep yedeğimde tutarım. Hani kulağa küpe olsun dedikleri cinstendir yani kulağımda küpedir. Nedir o tavsiye? Şöyle der; “Şahıs olmaktan kurtulun şahsiyet olun. Çünkü peygamber efendimiz şahıs değil şahsiyetti.” Bir insanın sıradan bir kimse olmaktan kurtulması için kendini inşa etmesi gerekir. Bunun yolu da san şöhretten ziyade güçlü bir şahsiyet örgüsüne girmesi demektir. Yani ilmek ilmek kendini geliştirmesidir. Zamanın debdebesi içerisinde şan şöhret uğruna ya da kısa yoldan yol almak uğruna ortaya konan bütün örnekler aslında insanın erozyonunu gözler önüne seriyor.
Bugün her turlu bilgi, ilgi kirliliğine maruz kalan insandan en son istenen şey onun bir şahsiyet mertebesine yükselmesidir. Onun için korkuları, kaygıları çoğalan insanın vasatın altında bir benlik sergilenmesi beklenmektedir. Bu nedenle de zahmetli, bedelli ne iş varsa onlardan uzaklaştırılıp yerine yapay gayeler ortaya konuyor. Böylesi bir durumda insana dair beklentide elbette en alt düzeyde oluyor. Bu kadar duyarsız, bu kadar kendini salıvermiş ve gündelik debdebe içerisinde kaybolmuş olması içler acısı, acınası bir haldir.
Özellikle mütedeyyin olarak kendini tanımlayan insanların giderek dünyevileşmeleri ve çoğunlukla şahıs mesafesinde bile varlık gösterememeleri belki de en büyük sorundur. Hem söylem olarak artık büyük bir tutarsızlık hem de eylem olarak çok büyük çelişkiler sergilendiğinden kendi kendine bile makuliyet sergileyemiyorlar. Haliyle toplumsal erozyonunun önüne set çekmesi beklenen insanların erozyonunun önünü giderek açtıracak işlere soyunmaları hiç de şaşırtıcı değildir.
Bu yüzden sürekli geçmiş vurgusu, geçmiş özlemi pompalanarak insanların sahih gayretleri nostalji havuzlarında boğulmak isteniyor. Elbette bir geçmişe sahip olmak önemlidir ancak bu geçmiş bir bilince dönüşmüyorsa o tamamen çürümenin makyajıdır. Şahsiyet olunduğunda bir duruş, bir tavır zorunluluğu ortaya çıkacaktır ki bugünkü düzende böylesi bir duruş sahibi olmak, şahsiyet olmak enayilik olarak görülüyor. Bu nedenle herkes bir an önce üzerine yapıştırılacak enayi gömleğinden kurtulmak için yarış içerisine giriyor. Etrafınıza dikkatli baktığınızda var olmak ile olmak arasında kaybolan insanların dramlarını göreceksiniz. Onun için yaşamak, sadece nefes alıp vermek değildir, yaşamaya değer bir şahsiyet inşa etmektir. Eğer bir yol, bir çıkış arıyorsa insan; o vakit en güzele benzemeli, değil mi? Hoşça bakın zatınıza…