Duaları kabul olanlar nerede?

Abone Ol

Suriye’de, Filistin’de, Mısır’da, Burma’da, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Çeçenistan’da, Afganistan’da, Libya’da…

Tek suçları “Müslüman olmak” olan…

Dövülen, sövülen, aşağılanan, tecavüz edilen, diri diri yakılan, topraklarından sürülen, çocukların yetim, kadınların dul bırakıldığı bir dünya…

Yok, böyle bir dünya…

Ne kadar “adaletli” böyle bir dünya!

***

Filistin’in... Irak’ın... Suriye’nin... Afganistan’ın... Libya’nın... Ve diğer İslam beldelerinin…

Ve yeryüzünde işgal altındaki diğer İslam coğrafyasının en ücra köyünde sessiz sedasız ağlayan, derdini anlatacak Allah’tan (C.C.) başka birileri de bulunmayan o mazlumların, mağdurların vebalini kim/kimler taşıyabilir?

Sahi, kimler…

Nerede, “dünyanın bir ucundaki Müslüman’ın ayağına diken batsa, dünyanın diğer ucundaki Müslüman’ın bundan rahatsızlık duyduğu/duyacağı/duyması gerektiği” o kutsal  hassasiyet!

Duaları kabul olanlar nerede?

***

Hicri 1440. yılında Müslümanların hal-i pür melali ne yazık ki böyle…

KİTLESEL KEYFÎ GÖZALTILAR, DİNÎ BASKI VE GÖZETİM

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), yayınladığı son raporda, Çin hükümetinin, Çin’in kuzeybatısındaki Sincan’da yaşayan  Müslüman Türklere yönelik sistematik bir insan hakları ihlalleri kampanyası yürüttüğünü açıkladı.

Rapor son derece çarpıcı satırlar içeriyor. Bakalım mı;

* “Yetkililer, kitlesel keyfi gözaltı uygulamalarına hız verdiler. İnsanlar tutukevleri ve cezaevleri ile birlikte, siyasi eğitim kamplarında da tutuluyor. Tutukevlerinin ve cezaevlerinin her ikisi de resmi kurumlar olmakla birlikte siyasi eğitim kampları Çin yasalarında yer almıyor. Güvenilir tahminler bu kamplarda tutulan insan sayısının bir milyonu bulduğu yönünde.”

* “Bu kamplarda Müslüman Uygur Türklerine zorla Mandarin Çincesi öğretiliyor, Komünist Parti’yi öven şarkılar söylemeye ve öncelikli olarak Müslüman Uygurlara uygulanan kuralları ezberlemeye zorlanıyorlar. Direnenler veya “öğrenemediğine” kanaat getirilenler cezalandırılıyor.”

* “İnsanlar, siyasi eğitim kamplarında adil yargılanma hakları ihlal edilerek tutuluyorlar, kendilerine ne bir suç isnat ediliyor ne de yargılanıyorlar, ailelerine ve avukatlarına da erişemiyorlar.”

* “Çin yönetimi Sincan’daki insanları yaygın ve sürekli bir takip ve gözetim altında tutuyorlar. Yetkililer komşuları birbirleri hakkında muhbirlik yapmaya teşvik ediyorlar. QR kodlarından, biometrik verilerden, suni zekâdan, casus telefon yazılımlarından ve büyük veri tabanlarından yararlanan, yüksek teknoloji ürünü takip ve gözetim sistemleri kullanıyorlar.”

* “Bir milyonun üzerinde Çinli memur ve polis görevlisi, insanları takip etmek için seferber edilmiş durumda. İnsanların evlerine, onlarla birlikte sürekli olarak yaşayan denetim memurları atamak gibi özel yaşama müdahale eden programlar da bu çabaların arasında yer alıyor.”

***

Çin’de Müslüman Uygur Türklerine yönelik baskı, yıldırma, işkence haberleri öteden beri konuşuluyor.

Çin yönetimine “dur” diyen olmayacak mı?

Bu bağlamda şunu da ifade etmeliyiz: İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da, Filistin’de yıllardan bu yana devam eden “Müslümanlara sistematik işkenceleri” de bir mercek altına alsa… Keşke…

ABD’ye, İsrail’e, Rusya’ya “dur” diyen olmayacak mı?

İSLAM’I İSTEYİNCE, HEMEN ÇAĞRILDIM İSTİFAYA!

Bugün 12 Eylül…

12 Eylül askeri darbesinin yıldönümü.

Askeri darbeden sonra kurulan “Danışma Meclisi’nde “çok aykırı” bir isim vardı: Mehmet Pamak.

Darbenin başı Orgeneral Kenan Evren’i konuşmaları ile köşeye sıkıştıran Mehmet Pamak, bakın o yılları (1981-1983 Darbe (Danışma) Meclisi) nasıl ifade ediyor;

“Meclis’te ulusçuluk yaptığımda hep alkışlandım.

İslam’dan her bahsettiğimde, yuh çekilip dışlandım.”

“Ancak Meclis dışında özgür hissederdim kendimi.

Kemalist Meclis bir kâbustu, artırırdı derdimi.”

“İslam’ı terennüm ettikçe bu yolda yalnız kaldım.

İkbal makamında sıkıldım, baskılardan bunaldım.”

“Darbeciye karşı, Meclis’te savundum tesettürü.

Sıralara vurup “yuh” çekti, zalimlerden bir “sürü”.

“Türkçüler” de horladı, tesettür konusunda beni.

Rahatsız olup sorguladım, “Türk-İslam

sentezi”ni.”

“Allah’ın ayetlerini okuyunca, laik Meclis’te.

Kimse yanıma yanaşmıyordu, Meclis’teki kuliste.”

“Bağnaz bir tepkiyle dışlandım, susturulmak istendim.

İtirazım duyulmasın diye, boğulmak istendim.”

“Hak, özgürlük taleplerim, faşistlere ters düşmüştü.

Zalim “beyaz Türk”ler sürüsü, başıma üşüşmüştü.”

“Hakk’a aykırı her şey, kolay kondu Anayasa’ya.

İslam’ı isteyince hemen çağrıldım istifaya.”

“Bu Anayasaya “red” oyu verdim, aynı Meclis’te.

Böyle oluştu, adımı yazdıkları kara liste.”

“Hakk’ı kısmen haykırınca, sistemce karalandım.

İstifa baskısıyla, generallerce sorgulandım.”

“Evren, adeta çıldırmıştı, aykırı düştüm diye.

Hemen sokulmak istendim, askere uygun çizgiye.”

“İtiraz ettim, uymadım, dayatılan düşünceye.

Büromun kapısı kırılıp, zarar verildi her şeye.”

“Korkutmak istediler, hatta tehdit ettiler ölümle.

Evimin kapısını zorlayıp, saldırdılar zulümle.”

“Bakan Cantürk demişti, “yazık ettin istikbaline.”

Başörtüsünü savunmakla, zarar verdin kendine.”

Cantürk devamla, “iflah olmaz askere ters düşen.

Bu ülkede siyaset yapamaz, farklı yol seçen.”

“Sistem çok rahatsız olmuş, iyice dışlamıştı.

Kemalizm’e uyumsuz olunca, linç uygulamıştı.”