Downing Sokağı’nın kronik bunalımının anatomisi

Abone Ol

Artık tabii isimleri bazen farklı şekilde ifade etmek gerekir. Ancak biz yine İngiltere demeyi onların dediği gibi Birleşik Krallık demeye tercih edelim… İngiltere siyaseti, son çeyrek asırda dünya demokrasilerinde eşine az rastlanır vahşi bir "Başbakan öğütme mekanizmasına" dönüşmüş durumda. “Bu durum daha öncesinde çok farklı mıydı?” sorusunun cevabı da esasında çok farklı değil, ancak en azından daha istikrarlı bir durum söz konusuydu. İngiliz başbakanın evi Londra’da Downing Sokağı 10 Numara’da bulunur. Bu adres artık liderler için bir güç ve prestij merkezi değil; her gelenin muazzam umutlarla girip, arkasına bakmadan kaçtığı bir siyasi mekâna dönüştü. Mekânlar ve semboller İngilizler için çok önemlidir. Mesela Avam Kamarası, yani bizdeki meclis... Meclis binası Londra’nın kalbinde, Thames Nehri’nin kıyısında yer alan ve dünya demokrasileri için önemli bir yeri olan Westminster Sarayı içinde bulunur. Lordlar Kamarası ile birlikte parlamentonun iki kanadından biridir. Milletvekilleri dairesel bir düzende değil, birbirine bakan karşılıklı sıralarda otururlar. İktidar partisi ve hükümet üyeleri konuşmacının sağında, muhalefet partileri ise solunda yer alır. Salonda toplam 650 milletvekili görev yapmasına rağmen, yeşil sıralarda sadece yaklaşık 427 kişilik oturma yeri vardır. Bu nedenle, başbakanın soruları veya bütçe görüşmeleri gibi önemli günlerde vekiller salona sığmaz, ayakta kalırlar veya merdivenlere otururlar. Bu kasıtlı tasarım, tartışmaların daha samimi, dinamik ve hararetli geçmesini sağlamak için korunmuştur.

Bir sir olan Keir Starmer’ın son istifası, bu acımasız çarkın ne ilk kurbanı ne de sonuncusu durumundadır. Ancak onun düşüşünü anlamak için, İngiliz siyasetinin son on liderini koltuğundan eden o makus tarihin izini sürmek gerekiyor.

Thatcher’dan Brexit’e benzer kaderler

Şöyle bir geriye dönüp bakıldığında durum çok net bir şekilde yansımaktadır. Örneğin, Margaret Thatcher gibi bir "Demir Leydi" lakabı ile tanının bir siyasetçi bile kabinesinin isyanıyla ağlayarak görevine veda etmişti. Sonrasında John Major, Tony Blair’in oluşturduğu o muazzam dalganın altında kalıp sandıkta ezildi. Blair, Irak Savaşı’nın kanlı mirası ve Gordon Brown klanının amansız baskısıyla koltuğu devretmek zorunda kaldı. Brown ise 2010’da ekonomik krizin faturasını sandıkta ödedi.

Buraya kadar her örnek normalmiş gibi veya demokrasinin olağan akışına uygundur denebilir: Seçimi kaybedersiniz ya da partiniz doğal bir liderlik değişimine gider. Ancak ne olduysa, David Cameron’ın kumar masasına sürdüğü o meşum Brexit referandumundan sonra oldu. 2016’dan itibaren İngiliz siyasetinin genetiği ciddi bir değişime uğradı. Buna ek olarak dünyadaki yaşanan değişimler de İngiliz siyasetini ciddi manada etkiledi. Başbakanları artık yalandan dahi olsa halkın görüşü veya katkısı ile değil, kendi milletvekilleri ve hırslı kabine üyeleri tarafından "arka odalarda" uluslararası lobiler ve Siyonizm’in etkisi ile değişir oldu.

Brexit sonrası - parti içi suikastlar dönemi

Brexit yani İngiltere’nin AB üyeliğinden çıkma sürecinde Başbakan Cameron referandumu kaybedip kaçtı. Theresa May, hazırladığı Brexit anlaşmasını kendi partisine kabul ettiremeyip kameralar önünde gözyaşı dökerek veda etti. Hatırlarsınız “Ben kaçan/bırakan değil, savaşanım” sözleri meşhurdu. Ardından Çankırılı diye bize sevimli gösterilmeye çalışılan Boris Johnson, yalanlar ve "Partygate" skandallarıyla batınca, 50’den fazla bakan ve bürokratın istifa ettiği tarihi bir kabine darbesiyle devrildi. Liz Truss, İngiltere gerçeklerinden kopuk (kendi ifadeleri ile tabii, bizi bağlamaz) ekonomik fantezileriyle piyasaları çökerterek 45 günde kendi partisi tarafından hızlı bir operasyonla gönderildi. Sonrasında Rishi Sunak ise 14 yıllık Muhafazakâr Parti enkazının altında kalıp, faturayı sandıkta ödeyen nadir liderlerden oldu.

Son 10 başbakanın hikâyesi bize çok net bir gerçeği ortaya koyuyor: Birleşik Krallık’ta artık "uzun soluklu ve güçlü iktidarlar" dönemi kapandı veya istenmiyor. Bu birilerinin bilinçli bir tercihi gibi duruyor. Sistem o kadar kutuplaşmış, merkez siyaset o kadar erimiş durumda ki; hangi iktidar gelirse gelsin, fark etmeksizin hiçbir lider, hayat pahalılığı, çöken sağlık sistemi ve yapısal krizler karşısında ayakta kalamıyor. Halk ve yönetim arasındaki ayrılık derinleşiyor.

Keir Starmer - Çoğunluk yanılsamasının sonu

İşte Keir Starmer, tam da bu "parti içi suikastlar" geleneğinin son mirasçısı olarak tarihe geçti. 2024 yazında, Muhafazakâr Parti’nin enkazı üzerinde İşçi Partisi’ni tarihinin en ezici çoğunluklarından birine taşıdı. Bu sonuçla Downing Sokağı 10 Numara’nın yeni misafir veya kiracısı olarak, İngiltere siyasetini "normalleştirecek" lider olduğuna inanıyordu. Ancak iki yıl bile dolmadan gelen o kaçınılmaz istifa, Starmer’ın sadece kendi siyasi kariyerinin sonunu değil, Westminster sisteminin yani parlamenter sistemin belli noktalarındaki krizlerini bir kere daha ortaya koydu.

"Temiz siyaset" vaadinin enkazı

Starmer, iktidara geliş sürecinde seçmene tek bir ana söz vermişti: Muhafazakârların yarattığı kaosu bitirmek ve siyaseti temizlemek. Gelgelelim, pratik siyaset bu steril vaadi hızla kirletti. Jeffrey Epstein bağlantılarıyla hafızalara kazınan ve İngiliz elitlerinin en karanlık dönemini simgeleyen Peter Mandelson’ın Washington büyükelçisi olarak atanması, Starmer’ın "temiz eller" illüzyonunu paramparça eden ilk büyük darbe oldu. Döndük dolaştık bir Epstein meselesi daha çıktı… Hiç şaşırmayalım… Bunu, tabanın beklentileri aksine izlenen ekonomik tercihler takip etti. Hayat pahalılığı krizinin ortasında, kemer sıkma politikasını sol bir partinin eliyle emeklilerin yakacak yardımlarına ve engellilerin maaşlarına uzatmak, "sosyal olarak duyarsız" bir teknokrat imajını kemikleştirdi. Vaat edilen o büyük ekonomik büyüme bir türlü gelmeyince, umut yerini hızla öfkeye bıraktı.

Ancak Starmer’ı asıl yıkan şey, 2024’teki o "ezici zaferin" doğasındaki yapısal hile gibi görünüyor. Zira İşçi Partisi, o dönem oyların sadece yüzde 34’ünü alarak parlamentodaki koltukların yüzde 64’ünü kazanma başarısı gösterdi. Bu, güçlü bir toplumsal mutabakatın değil, çöken bir iktidara karşı sistemin ürettiği mekanik bir avantajdı. Yani Starmer, hiçbir zaman arkasında gerçek bir halk dalgası taşımadı; sadece doğru zamanda doğru zamanda doğru yerdeydi… Bu durum, seçim sisteminin ürettiği "çoğunluk yanılsamasının" en çarpıcı örneklerinden biriydi. Onun istifasını trajik kılan, arkasındaki devasa meclis çoğunluğunun bile onu kurtarmaya yetmemiş olmasıdır.

Son perde

Her ne kadar Starmer’ın istifasına dair pek çok bahane veya yerel neden üretmek mümkün olsa da, olayı sadece iç dinamiklerle sınırlamak resmi eksik okumak olur. Dünya siyaseti ülke siyasetlerine doğrudan etki ederken, bu durumu çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri üzerinden anlatırdık; bugün benzer bir tabloyu İngiltere’de görmekteyiz. Başbakanın istifasının temelinde, halkın talepleri ve vicdanlı insanların duruşu nedeniyle Siyonizm’e beklenen desteği verememesi ve bu nedenle Amerika ve İsrail ile yaşanan derin gerilimlerin yattığı, artık herkes tarafından kabul edilebilir bir realpolitik gerçektir. Bu noktada, merhum Erbakan Hocamızın Siyonizm’le ilgili söylemiş olduğu ufuk açıcı cümle hatırlanmalıdır: "Biz her taşın altında Siyonistler vardır demiyoruz; ancak Siyonizm’in hiçbir taşın altını boş bırakmaz." Bu perspektiften bakıldığında, art arda gelen istifalar, zayıf ve popüler olmayan figürler üzerinden inşa edilen İngiltere başbakanlığının aslında ne denli göstermelik ve vesayet altında bir makam olduğunu kendiliğinden kanıtlamaktadır. Her biri güçsüz ve popüler olmayan figürler üzerinden inşa edilmiş İngiltere başbakanlığı, aslında küresel güç odaklarının belirlediği çizginin ötesine geçemeyen, algısal bir makama dönüşmüştür.