Dostun şehrinden geçiyor tren.
Gecenin karanlığı iyice saklamış kentin sakinleri olan cadde ve binaları. Beraber yürüdüğümüz yolları seçmeye çalışıyorum. Işıklar iyice boğmuşlar karaltıları. O küçük göl müydü, şu uzaklarda parıldayan Ki umutlarımız hiç maya tutmamıştı. Her kaya başında ellerimize kına yakan çocuk gülüşleri. Oyuncak bebekli bir zaman tünelinde, hiç bitmeyecekmiş gibi uzun ikindilerde. Öylesine sarı ve kırmızı iken yaz.
Şimdi buz tutmuş Temmuz ırmaklarının ışıltılı sesi. Turnalar üşümüş. Telgraf direkleri sökülmüş. Dağın başını bekleyen ahlat ağacı yerli yerinde. Pınarın suyu da acımıştır mutlaka, dost gittikten sonra. Son neneler de uğurlandığında; kilitli kalan kapıların karşılayamadığı konuklar nasıl hüzünlü ise, boş odalarda boşa çalışan saatlerin duyurduğu elem. Genç kızın inanamadığı ölüm. "Babaannem ölmüş olamaz" şimdi bizi karşılamayacak öyle mi Sabah kahvaltısına çağıran öpüşleri bir daha duyamayacağız demek. Çayın sıcaklığını artıran asıl onun şıkırtılı sesi imiş meğer. Pınara gidiş geliş yolundaki yorgun nefesi de kaybolmuş şimdi. İğdeleri donduran buzlardan çok, ölümün soğukluğu.
Tren istasyonları ne kadar soğuk. Taş duvarları, yolcuların ardısıra ağlıyor sanki. Şubat iyice titretmekte kaldırımları. Her su sızıntısı cam gibi buz. Şu kırık masada idi, dostun getirdiği kahve. Gece mi, sabah mı belli değil. Saatin beşi, kımıltısız masaya takılı. Her şey bir sene devrilmeden değişmiş meğer. Yol arkadaşları kaybedilmiş. Vagonların hareketi ile, şehrin sokakları elele tutuşup, yolcuları uğurlamaya koşuyorlar. El sallıyor evler.
Mekânı algılamakta ne kadar da zorlanıyor insan. Doğu Almanya nın bir kentinden mi geçiyor tren Yoksa Ankara dan mı Karanlık, binalar, ışıklar ne kadar da birbirine benzemekte. Karşımdaki yolcu bilgisayarına dalmış, yanımdaki kitabına kapılmış.Zihnim dışarda kalmış. Burası bir Anadolu kasabası. Eski şatoları ayıklamam gerek. Tarihî kuleleri itelemem lazım. Bozkırlara, bağlara yer açmak için. Soğuk bu kadar tanıdıkken, ağaçlar bu denli üşümüşken. Kümbetinde yeni doğum yapmış kraliçeler saklayan Amasya olsa gerek. Yeşil ırmağı süzen Hezeran hanımın konağı şu delişmen köşk. Mabeynde okunan Kur ân sesi kulaklarımda. Avludaki kuyu. Şehzade Bayezid in altında saklambaç oynadığı çınar. Atların çektiği bir yaylıdan son kez bakıyorum kral kayalarına. Küçüktü çocuklar. Tırmanırken kayalara, dizlerde yirmilik dermanlar vardı. Havzanın tepelerinde son şubat günlerinde çicekler açmıştı. Erik ağaçları bembayaz gelin olmuşlardı. Havzanın sıcak kaplıca suları, haziranlı günlerimizi buharlaştırmamıştı henüz. Kuzey rüzgârlarının haşinliğini yenen sevdalar sıcaktı daha. Ölümler girmemişti aramıza.
Araya Ankara yı koymaya gerek yok. Şu büyük binalar, Bielefeld in işi. Işıklar oraya ait. Ölü ağaçların eli kulağında. Tomurları patladı, patlayacak. Dostla, elimizde çocuk gülüşleri, koşturduğumuz tren istasyonları. Huzur dolu bir evde, ekmeğimizi bandığmız Denizli pekmezleri. Bielefeld deki evin her yanında Denizli bağları, üzümleri, kızgın güneşinde köyün kaynayan kazanlarda şıraları. Menderes ırmağı da gelmişti Bielefeld e, sac ekmekleri de, şen kahkahalar var huzur da.
Bir tandırın yanından geçiyor tren. Camın gerisinden görüyorum. Çok anneler toplamışlar çocuklarını başlarına. Sabahın ilk ışıkları. Sıcak ekmek kokusu. Bir bardak süt yanında o iri dilim gıda: Anne şefkati. Bereler, atkılar takılıyor. Mantolar, kabanlar giydiriliyor. Yanaklara kocaman öpücükler konduruluyor. Okullara uğurlanıyor çocuklar, eller sallanıyor. Gözlerim yaşarıyor. Kucağıma dökülen yaşlar, yüreğimi bir kez daha üşütüyor. Çocuklar okullarına giderken dostlarını arkada bırakıyorlar. Akşam eve döndüklerinde dostu kendilerini bekler buluyorlar. Sobayı yakmış, sıcak çorba ile süslediği sofrayı hazırlamıştır. Yıllara yayılan bir dekoru iyi ezber ediyorlar. Dost bir kuş gibi uçup gittiğinde. Nasıl özlüyorlar, benim gibi...