Dört yanlış bir doğruyu götürürse dört yalan kaç doğruyu götürür?

Abone Ol

“Çocuklarımıza ahlaki umdeleri ve değer yargılarını öğretmekte güçlük çekiyoruz” diyordu geçen günlerde tanıştığım bir Din Kültürü Öğretmeni. Daha sebebini sormaya hacet kalmadan bir bir sıralayarak döktü içindekileri. İlk dikkat çektiği şey ‘yalan’ üzerineydi. Yalanın neredeyse bir sosyal faaliyet, bir stratejik manevra usulü haline geldiğinden dem vuruyordu hoca. Kalakaldım. Öğrencilere yalana, hileye ve de sahteciliğe yaklaşmamalarını söylediklerinde hepsi ağız birliği etmişçesine  ‘herkes yapıyor’ gerekçesine sığınıyorlarmış. Mesele tam da bu ‘nasıl olsa herkes yapıyor’ savunmasında odaklanıyor. Koca koca adamlar ulvi davaları uğruna herkesin gözlerinin içine baka baka yalan söylüyorsa, neticeye ulaşmak için dindarı da dinsizi de aynı sahteciliklerden medet umuyorsa bir ilkokul çocuğunun gözünde bile güvenirlilik sorunu başlamış demektir. Çocuklar ve gençler bütün değerlerin altüst edildiği bir ortamda kime inanıp kime güvensinler? Tezgâhta satılanla, dolapta duran, ocakta pişenle sofraya servis edilen birbirine benzememektedir. Değer yargıları ve ahlâk ilkeleri kitap satırlarında ayrı, hatiplerin dillerinde farklı, hayatın içerisinde ise bambaşka durum arz etmektedir. Günlük dilin negatif dolaşımına konu olan şeylerin başında yalan geliyor. Bütün sistematiği ile hepimiz bir yalan toplumuna doğru sürükleniyoruz. Sadece bol bol söylenen bir şey değil yalan, aynı zamanda yaşanan, idealize edilen ve iktisattan siyasete bir tür sonuç alma yöntemidir o. Modern hayat yazılımı ve çağdaş dünya dizgesi yalansız bir yaşama biçiminin nerdeyse imkânsız olduğu anlayışını dayatmaktadır. Doğru söyleme imkânları büsbütün elinden alınmış insanların tek haklı kaçamağı ve rasyonel çaresidir artık yalan. Yeryüzünde insanı mutlulukla kandıran felsefeye dayalı her dünya görüşü yalancıdır. İdeolojiler insanların açlıkları, susuzlukları ve de hayalleri üzerine kurulmuş yapılardır. İnsanın aldatılma refleksleriyle daha fazla oynamamak için ‘avutma’ gibi başka bir müsekkine başvurmak zorunda kalırlar. Şayet bir eğitim sisteminin başarısı sahte, karnesi yalan, hedefi muallâksa her sabah bu görklü dünyanın çocuklarımıza vaat ettiği hiçbir şeyin aslı yok demektir. Öğrenci soruyor: “Sınavlarda yaptığımız dört yanlış bir doğruyu götürüyor; peki niye söylenen hiçbir yalan söyleyeni hiçbir yere götürmüyor?”

BİZİM KEDİ NE DEDİ?

İnsanlarla konuşmanın anlamını kaybettiği zamanlarda sıklıkla başvurduğum şeydir bu: Prenses’le sohbet etmek! Prenses dedimse beş yavrusu ile evimize misafir olan kedimizden bahsediyorum. O bir merhamet abidesi. Yavrularını uzun uzun yalar temizler, beşini birden emzirir. Onları titizlikle korur, ağzında taşır hatta yürüme eğitimi verir. Ansızın gelir siz kanepedeyken kucağınıza doğru uzanır, siz başını okşadıkça kuyruğunu oynatarak mukabelede bulunur. Dini bütün dostlarıma hep diyorum, ‘evinizin duvarına Kur’an’dan ayetler asacağınıza, en az bir kediyi nüfusunuza geçirin’. Ne de olsa onlar da kevni bir ayettir. Yeryüzüne dağıtılmış merhametin 100 parçasından birini birlikte paylaşırız onlarla. Yüzleri, gözleri, bakışları hep bir ifadenin hayata geçmiş şekli gibidir. Zalimler insanlarda cesaret bulmadıkları ilk zulüm deneyimlerini onlarda gerçekleştirirler. Masumiyetin ete kemiğe bürünmüş şeklidir kediler. Prenses de öyle. Günde kaç kez önümüzden geçen, köşelere sinen, kuytulara gizlenen bir masumiyet. Ciddi ciddi sordum geçen gün Prenses’e ‘dünyanın ahvalini nasıl görüyorsun’ diye. Kafasını kaldırıp öyle bir bakışı vardı ki sormayın. Gözlerine oturan anlamı bütünlercesine ‘Maaaav!’ diyebildi sadece. Neler yoktu ki o bakışı tamamlayan bu miyavlamada. Bir ifadenin zihnimden kayışı gibi balkon kapısından süzülüp yuvasına çekildi. Belli ki o da emniyetli bir dünya arzusu taşıyordu kuyruğuna dolanan yüreğinde. Sözün bittiği yerde bu miyavlama çok şeyler söylemişti.