Güneş her gün yeryüzünü ısıtmaya ve aydınlatmaya devam ediyor. Ağaçlar mevsimde yaprak açıp mevsimi geldiğinde döküyor.
Bazen kış ayları çetin geçer; hayatımız kısıtlanır ve iklim ruh halimize yansır. Kimileri sabırla baharı düşler kiminin umudu kırıktır; sanki hayat kavurucu soğukla geçecektir.
Ya da yakıcı bir yaz mevsimi, insanı canından bezdirebilir. Takdir böyle deyip sebat edenler; güzün yağmurlu ve esintili havasının geleceğini bilirler. Bir vakte kadar sabredenler umduklarını kavuşurlar.
Travmalar ve sıkıntılar mevsimler gibi geçicidir. İster bireysel yaşayın isterseniz toplumsal bir kaosun içinde olun. Her kriz ve yaşanılan her sorun bir müddetle kayıtlıdır. İltihaplı bir yaranın bir müddet sonra kapanmaya yüz tuttuğu gibi, toplumsal yaraların da bir gün kapanacağı tarih kayıtlarında mevcuttur.
Umut etmek bir yazgıdır. Kolektif şuur edinen toplumlar yaralarını sarma becerisi elde ederler. Küresel planlar aidiyet zenginliği ile hayat imkânı bulamaz.
Yaşanılan şiddet sorununun birçok parametresi var. Uluslararası siyasetin doğası gereği açık ve örtülü ilişkiler ağında hangi krizin ne kadar süreceğini kestirmek zor. Ne ki bölge dinamikleri üzerinden, Ramazan günü yaşadığımız acının gözlenebilir nedenleri var. Bu sebeple geçen yazımda da belirttiğim gibi bir süre daha bomba sesleri ezan seslerine karışacak.
Bakara Suresi girişinde üç grup insan özellikleri sıralanıyor. Müminler, münafıklar ve münkirler. Güncel dilde kullanmaktan kaçındığımız ayrışma, küresel zihniyet tarafından gündemde tutuluyor. Aynı hedef etrafında birleşen güç odakları dini bütünlük arz ediyor. Zaten Doğu - Batı kavramının ortadan kalkması hegomonik güçlerin uzlaşmasıyla ortaya çıktı.
Şer eksenli siyaset yapma anlayışı ‘kutupları’ bir araya getirdi. Bu birlikteliğin taşıyıcı dinamiği tehdit algısı edinmektir. Ya da bu algıyı oluşturmaktı. İslam dünyası taşıdığı potansiyelle güç birliğinin hedefine konuldu.
İlk algı yönetimi 90’lı yıllarda fundamentalizm algısıyla başlamıştı. Ardından 11 Eylül üzerinden oluşturulan fırtına ile algı tazelendi. Bugün sofistike bir ince ayarla yapılandırılan kötü algı, sizin içinizden seçilmiş kurbanlar aracılığı ile devam ediyor.
Bölgede ateşlenen silahlar İslamofobi algısını besliyor. Bunun için seçilen ustaca yöntemler var. Gerçekleşen her hadisenin hem katili hem de maktulü aranızdan seçiliyor. Olayların şiddeti ve travmatik algısı ile arkadaki büyük gücü düşünemiyorsunuz. Öne çıkan adreslere yoğunlaşıyorsunuz.
Mesele makro planda ele alındığında, sıcak tutulan bölgelerin aynı dine mensup olması dikkat çekiyor. O halde değişen bir şey yok. Bin yıl önceki karşılaşma boyut ve isim değiştirerek devam ediyor. Din savaşları bin bir algı ile tek yanlı olarak mağdurlar üzerinden sahneleniyor.
KÜRESEL ‘TEK MİLLET’ VE ÜMMET
Güç birliği yapan ülkeler, küresel siyasette aynı zihniyetin temsilcileridir. Küreselleşme, bu güçlerin çıkar düzenine her alanda fayda sağlıyor. Güvenlik için önemli birliktelikler kuruyorlar. Üretilmiş İslamofobi algısına karşı tutum birliği var. Kur’an’ın ‘tek millet’ olarak adlandırdığı bu odaklar, aynı karede görünerek birlik mesajı veriyorlar.
Tek millet karşısında tek ümmet olma becerisi göstermediğinizde bir algının kurbanı olmanız kaçınılmaz. Aksini ispat etmek için boşuna çabalamayın. Etkili yöntemlerle İslamofobi yaftası sizin mahallenizden olan insanlar yoluyla gündemde olacak.
Oturduğumuz yerde ötekileştirme kurbanı olacaksınız. Onlar size tepeden bakacak. Dini aidiyetlerinizi yumuşatmaya çalışmayın. Kimliğiniz adı konulmamış kriminal bir yafta altında. Oyunun kuralını koyanın size biçtiği konum böyle. Bir bakışın hapsindesiniz. Ümmet gözaltında. Ülke ülke destabilize edilirken, görüntüde, film setini aratmayan kurtarıcı rolü var.
Küresel benlik algısında yerel değerlerin erozyona uğradığını tartışırken ümmet kavramı ile kendimizi ifade etmeyi unutmaya başladık. Ümmet aidiyet bilinci, Müslüman için küresel şerlere karşı bir farkındalık kazandırır.
Müslümanlar arasında ihtilafı gündeme getiren hatta derinleştiren heyecanlarımızı kontrol etmeliyiz. Yaratılıştan getirdiğiniz özellikler sizi duygusal bir bağla kendinizden olana yönlendirir. Küresel tek millet duruşu sanki ümmetleşme duyarlığı için elinden geleni yapıyor. İnancınızı zorlayarak elde etmeniz gereken birliği, şiddet yoluyla, ülkeleri harap ederek yani dayak zoruyla buna mecbur ediyor.
Tek millet olan güçlerin Müslümanların bütünleşmelerini engellemek için gösterdikleri gayret, onların ümmetleşme yolunda gösterdikleri çabanın çok ilerisinde.
Ümmetleşme bir tercih değil, itikattır. Peygamberimiz s.a.v. buna vurgu yapıyor. “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”
YENİLGİ PSİKOLOJİSİ
Mentörlük üzerine yazılmış bir kitabı okurken dikkatimi çekti; yazar tema olarak babasının üzerindeki etkilerini anlatıyordu. Sık sık babasının dindarlığından söz ediyordu. Mesela “babam pazar günleri elimden tutar kiliseye götürürdü, onun bana kazandırdığı dini duygular hâlâ yaşamıma rehberlik ediyor” gibi din vurgusu tekrarlanıyordu.
Bizde telif edilen bir kişisel gelişim kitabında; ”babamın her cuma beni namaza götürürdü, onun dindarlığı benim için rol modeldi… Sakalını sıvazlayarak bana dini bilgiler anlatması hâlâ gözlerimin önünde...” bizde çıkan kitaplarda bu türden ifadelere rastlamak zordur.
Yıllarca kanallarımızda yayınlanan yabancı filmlerde, kilise ayinleri, dini semboller ve istavroz çıkarma, en tabii şekilde ekrana yansırdı. Kimse sorun etmezdi bunu. Fakat Yeşilçam filmlerinde baş oyuncusunun dini bir repliğine rastlamak imkânsızdı. Buna rağmen filmlerde imam tiplemeleri yer alırdı. Gerçek hayattan kopuk ve çoğu zaman yobaz bir karakter olurdu genellikle. Şimdi bu kompleks farklı boyutlarda hâlâ devam ediyor.
İki yüz yıllık hâkim olan dilin, siyasette, sanatta, ekonomide ve hayatın her alanında nasıl bir yenilgi psikolojisi oluşturduğuna dair çok örnek verilebilir.
Batı karşısında Asya kitabının yazarı Şayegan; “Tanrının kaybolduğu yerde hayaletler hüküm sürer” alıntısını yaptıktan sonra ekliyor: “Bu korkunç misafirler, bugün aramızda yuvalanmış ve Asya’nın yarısı, batı nihilizminin gücü ve büyüsü tarafından kuşatılmıştır… Bu durumda uygarlıkların kaderi üzerinde düşünmek, sadece bir zorunluluk olmayıp geçirmekte olduğumuz şaşırtıcı değişimler dikkate alındığında hayati görünmektedir”