Diyarbakırda Derbent Ruhu ve Genişletilmiş Misak-ı Milli

Abone Ol

Diyarbakır, iki gün önce “Yeni Ortadoğu” yapılanmasında tarihi bir ana şahitlik etti. Başbakan Erdoğan ile IKBY Başkanı Barzani arasında gerçekleşen görüşme, “Kürt Faktörü” üzerinden bölgede yeni bir dizaynı esas alanlar açısından fazla mesai gerektiren bir sürecin önünü açmış durumda.

Nitekim içeride ve dışarıda başlatılan yoğun tartışmalar ve ucunu göstermeye başlayan yeni psikolojik operasyon bunun somut bir göstergesi. Meseleyi çok farklı yerlere çeken ve bir takım sendromlara vurgu yapan bu çıkışlarda tarihsel arka planın bir takım kesimler tarafından göz ardı edilmesi, açıkçası anlaşılır gibi değil.

Oysa bu süreç, Osmanlı’nın son döneminden itibaren uygulamaya konulan “güvenlik” bazlı politikanın güncellenmiş versiyonu. Zaman zaman kesintiler olsa da, bir süreklilik söz konusu. Temelinde ise, başlangıçta “Büyük Oyun”da emperyalizme karşı bölgede Türklerin ve Kürtlerin ortak bir sancak altında mücadele etmesi ve sonrası itibarıyla da Misak-ı Milli’nin gerçekleştirilmesi yatıyor.

“Hamidiye Alayları” ve “Derbent Savaşı” bunun en somut göstergesi olarak karşımıza çıkıyorlar. Yakın tarihimize ait bir güncel örneği ise 90’larda PKK’ya karşı verilen mücadele oluşturuyor.

Hamidiye Alayları...

II. Abdülhamid Han tarafından “Doğu Sorunu”nda önemli bir kilometre taşı oluşturan Berlin Konferansı sonrası bölgedeki Kürt ve Türklerden oluşturulan “Hamidiye Alayları” bir ilk olarak karşımıza çıkıyor.

Doğu Anadolu’yu hedef alan, “Büyük Ermenistan Projesi” ve arkasındaki hami güç Rusya’ya karşı yerel halktan oluşturulan bu milis yapılanma; içeriye dönük olduğu kadar, dışarıya yönelik politikaların bir parçası olarak da önemli bir yere sahip.

Bu kapsamda Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki azınlıklar üzerinden uygulamaya konulan projeye karşı bir ön alış olarak da karşımıza çıkan Hamidiye Süvâri Alayları’nın teşekkülü 1891’e dayanıyor. Van, Malazgirt, Hınıs’taki aşiretler ile kurulmaya başlayan bu alayların kuruluşu beş yıl sürüyor. Erzincan, Tunceli, Erzurum, Diyarbakır, Malazgirt ve Urfa ile birlikte Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bir çok yer oluşuma dahil ediliyor.

Böylece, bölge Kürtlüğü Osmanlı’nın bekası adına faaliyetlerde bulunuyor ve I. Dünya Savaşı’nda Ruslara karşı mücadele ederken, bölgede Ermeni çetecilere ve onların katliamlarına karşı önemli bir caydırıcı güç olarak da ortaya çıkıyor..

Savaşın sonunda bölgedeki petrollere gözünü diken ve Misak-ı Milli’nin bir parçasını oluşturan Musul’u ilhak etme yoluna giden İngiliz emperyal güçlerine karşı da bölgede Türk-Kürt ittifakını görüyoruz.

Hedef, Misak-ı Milli mi

Bu bağlamda ilk olarak Kut’ül Amare kahramanı Halil Paşa’nın Mondros Ateşkes Antlaşması’nı müteakiben Kürt Şeyhi Mahmut Berzenci’ye bir çeşit hanlık vermek suretiyle Süleymaniye direnişini başlattığına şahit oluyoruz. Bunun bir sonraki aşaması ise, Mustafa Kemal’in “El Cezire Federasyonu” çerçevesinde yürüttüğü operasyondur.

Atatürk ve Şeyh Mahmut Berzenci arasında Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmeye yönelik mutabakatın bir parçası olarak öne çıkan El Cezire, aslında Kurtuluş Savaşı’nın son cephesi olarak tarihteki yerini alan ama pek az kimse tarafından bilinen Musul’daki cephedir. Albay Özdemir Bey tarafından teşkilatlandırılan Türk ve Kürt kuvvetleri tarafından İngiliz işgal güçlerine karşı 31 Ağustos 1922’de kazanılan Derbent Savaşı ile de birlikte bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bundan dolayı da Derbent Savaşı’nın emperyalizme ve Türk-Kürt birlikteliğine, kardeşliğine yönelik manevi değeri oldukça önemlidir ama ne hikmetse pek gündeme getirilmez. Hatta tarih kitaplarında bile yer almaz. Oysa en az bir Şeyh Said isyanı kadar, bu mevzunun da ders kitaplarında yer alması gerekir; özellikle de, “Derbent Ruhu”na fazlasıyla ihtiyaç duyulan şu kritik günlerde...

“Yeni Türkiye” ve “Yeni bir tarih”...

Miting alanında sözlerine Kürtçe başlayan ve Türkçe bitiren Barzani’nin; “Yeni bir tarih oluşturma zamanı gelmiştir. Birbirini kabul etmek, kardeşlik yöntemleriyle yaşamak zamanıdır” ifadesi bu açıdan oldukça önemli. Bu sözler, aslında II. Abdülhamid’le başlayan ve Mustafa Kemal-Şeyh Mahmud Berzenci ile devam eden arayışın bir parçası olarak da değerlendirilebilir.

Bir ilginç durum ise, Abdullah Öcalan’ın “çözüm süreci”nde önemli bir yere sahip olan 21 Mart tarihli mektubunda yaptığı “Genişletilmiş Misak-ı Milli” vurgusu ve Türk-Kürt ittifakı çağrısıdır.

O tarihten bu yana yaşanan çok hızlı gelişmeler, sürecin sadece iç politikayla sınırlı kalmadığını, “Yeni Ortadoğu” yapılanmasında nasıl bir yeni Türkiye’nin hedeflendiğini ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekici.

Oyun büyük! Dolayısıyla risk de...