Diyarbakır: Sıcacık ruh -I-

Abone Ol

Bir şehrin ruhu, sıcaklığı, yoğunluğu iyi bir gözlemle ilk anda görülebiliyor veya sezilebiliyor.

Diyarbakır, eskilerin ifadesiyle Diyarıbekir şehrine 30 yıl önceki gidişimden, yaşadığım duygular, bilinçaltında yer eden izlenimler ve bende kalanlar nelerdi, neler yaşamıştım Niçin Diyarbakır İlk gidişimden pek az ayrıntı belleğimde yer etmiş, gene de derin izler bırakmış. O zaman bizi o şehre bir toplantı nedeniyle götüren ağabeylerin -Elâzığ MSP gençlik kolu olarak-, Zülküfl Peygamberin diyarından ürpertiyle geçerken, sanki bizleri görüyormuş duygusuna kapılmıştım. Böyle bir duygu yoğunluğuyla, öğle namazını Ulu Camii de eda edişimizi, Hazreti Süleyman türbesini ziyaret edişimizi, o türbenin ve çevresinin bakımsızlığını, hemen yanında suların oluklardan gürüldeyerek aktığını biliyordum.

31 Aralık 2005 tarihinde Mekke nin Fethi konusuyla ilgili Anadolu Gençlik Derneği nin daveti üzerine bu gidişimde, bende öncelikle yer etmiş olan bu iki önemli imgenin duygusuyla birlikte, beni bekleyen şeylerin ne olduğu, dışarıdan bakılan ve bilinen bir duyguyla Diyarbakır ın ve halkının ne olduğu, neler olup bittiğini bilme duygusu da yoğundu. Kentin sosyolojik yönü, sosyal olayları, geçmişte yaşananları ve dostlarımı bir sonraki yazıya bırakarak bu şehre ait olan ruha öncelik vermek istiyorum. Şehrin sıcaklığı üzerimdeyken.

Bu şehirden bana yansıyanlar şimdiye ait değil. Büyük dedem Molla Ali Efendi, oğlu İsmail i henüz 5 yaşındayken götürüp Diyarbakır da bir medreseye, "eti sizin kemikleri benim" diyerek bırakıyor. Bebekliğinde, annesi trabazların başında hoplatıp severken elinden düşmüş, alt kattaki mereğin çeperlerin üzerine düşmüş, bir çalı diline delmiş, bunun için  pepeleyerek konuşuyor. Hocası da "İsmail bil bil bil" diyerek seviyor. 15 yıl Diyarbakır medreselerinde tahsil gördükten sonra İstanbul a, Şemsipaşa ya, sonra da Fatih Medresesi ne geçiyor. Bende Diyarbakır ın böyle bir karşılığı da bulunuyor.

Diyarbakır, iki ruhun çatışmasını yaşıyor. Belki de kendisine en uzak olan bir ruhun büründürülmesi mücadelesini veriyor. Bir dağınıklığı var. Bu da kendisine musallat olan yabancı ruhun onun dağılmasına neden oluşunu düşündürüyor...

Bu şehrin sıcaklığını, asıl ruh veriyor ve hissettiriyor. Gençliğimde Ulu Camii de namaz kıldığım o zamandan bende kalanlar aynıyle var. Namaz öncesi ve sonrasında caminin avlusunda sohbet eden insanların yüzlerindeki sevecenlikleri, hoş duyguları ve sohbetleri insanı bir çekim alanına alıyor. Akşam konferansımızı izleyenler orada bizi kuşatıyor. Bu sevginin varlığını sağlayan ruh cami çevresinde bir hâle gibi duruyor. Cami, Bizans dönemine ait bir kilise. Müslümanlar şehri feth ettikten sonra camiye dönüşmüş. Kiliselerin yapısı... Boğucu ve karamsarlığı yayıcı bir ruh taşıyor. Camiye dönüştükten sonra nasıl oluyor da aydınlık bir ruha dönüşüyor bunu düşündüm bir zaman. Bir mekâna ruhunu veren de bir kültürün ve düşüncenin insanlarıdır. İnsanlar ve yapılar birbirine ruh veriyor. Bu yapıya ruhunu aydınlatan şey de aydınlık bir ruhtan gelmedir. Ulu Camii, hem Şafiilerin hem de Hanefilerin, ayrı bölümlerde ve aynı anda namaz kıldığı bir cami. Hanefi mezhebine mensup olanların namaz kıldığı yer asıl kilise binası. Şafiilerin namaz kıldığı yer sonradan yapılma. Uzun bir bina ve boydan boya uzayan saflar. Art arda üç uzun saf. Caminin sıcacık ruhundan kopmak istemiyor gönlüm. Ama zaman hızla akıyor, gezip görmek istediğimiz yerler var.

Diyarbakır surları olanca sağlamlığı ve görkemiyle duruyor. Mardin Kapı ya yakın, surların üzerinde, sur içini, dışını, Dicle Nehri ni ve üniversiteye uzayan geniş araziyi gözlemlerken, bu sıralar okumakta olduğum Selçuklu dönemi ve o dönemde yaşananları ve onların yoğun duygusu beni alıp götürüyor. Haçlı seferleri ve gelinen süreçler, yabancı ruhların insanımıza musallatı. Mardin Kapı bölümündeki surlar Cumhuriyet döneminin işgüzâr yöneticiler tarafından yıkıtırılmış. Nedeni de komik. Bir yaz, sıcakların yoğunluğundan ötürü, dönemin valisi veya yöneticisi hava sirkülasyonu olsun diye surların geniş bir bölümü yıktırmış. Şehrin dışı ağaçlıklı iken oradaki meyve ağaçlarının tamamı sökülmüş ve oralar tarlaya dönüştürülmüş.

Surlardan indiğimizde çocuklar arabanın başında, para istiyorlar: "Arabaya baktiiik!" Gülümsüyoruz, ve bu dilimize takılıyor. "Arabaya baktiik!" Arabayı kolladık anlamında. Herkes herşeyi bir yandan yıkıp geçiyor. Dönüşü olmuyor, olan oluyor.