Diyanet ve zeytin dalı

Abone Ol

Basına yansıyan haber, herkesi gülümseten cinstendi; "Diyanet aydınlara zeytin dalı uzatıyor." Üzerinde düşünülmesi gereken bir haberdi. Cümleyi tersinden okuyanlar çıkabilirdi. Zira "Aydınlar, Diyanete zeytin dalı uzatıyor" aksanı ile okumuştu sanki spiker haberi.

Zira Türkiye de din ve dindarlar aydınların ağızlarına alma zahmetlerine katlanacakları konular değildi. Ancak karalama hususunda birinci materyaldi, onlar. Edebiyat ve yazın dünyasında, çember sakallı, sarıklı, ayakta takunya, elinde tesbih; arkasında birkaç kadının kendisini izlediği hacı, hoca, dindar tiplemesine kimse rastlamasa da; bir kasvet objesi olarak insanlarda kötü bir imaj oluşturabilmişlerdir. Hayat Bilgisi dizisinde, din dersi öğretmeni Hidayet Bey de ne kadar çağdışı bir saflıkta, hayata bön bakabilmektedir öyle. Bu yüzden pek çok din dersi öğretmeni kendileriyle tanışan diğer öğretmenlerin bir hayret nidası ile: "Ya öyle mi, hiç de din hocasına benzemiyorsunuz" cümlesi bir bön bekleyenlerin, gerçek bir aydınla karşılaşma şaşkınlığıdır aynı zamanda.

Ne ki Diyanet de, Müslüman aydınlara, benzer işkenceler yapmaktan çekinmedi. Dindar aydınları, düşüncelerinden ötürü bölmeleyip, kenara ayırıp, dışlayacak kadar ayrımcılığı ileri götürebildi. Diyanet görevlileri arasında, "İslamcı" tasfiyesi ile uğraşabildi. Bilhassa yurtdışında insanımızı sarıp sarmalayacağı yerde ayrımların büyümesi için elinden geleni yapabilmekte. Dışarıdaki bir Diyanet camiinin imamı başka bir grubun, özellikle Milli Görüş camilerindeki bir davete icabet etse, ertesi gün görevine son verilebilmekte. Hatta cemaatin başka camilere gitmesine karışabilmekte.

Bundan bir yıl kadar önce, Almanya da bir kitap fuarına katılmıştım. Beni davet edenler, birkaç şubede de konuşma yapmamı istemişlerdi. Bu ara, o şehirdeki bir Diyanet camii bayan başkanı da benimle görüşüp; "bizim camide de konuşabilir misiniz" demişti. Kim olursa olsun, farklı her görüşün davetine icabet ettiğim için kabul etmiştim. Cami tıklım tıklımdı. Cemaat, "ilk kez bizim camiye bir yazar geldi" dediler. Şaşırma sırası bana geldi. Zira, Milli Görüş Camilerinde; yazar, profesor ve aydınlar tarafından çok sık program yapılır. Hatta, Türkiye de tanımadığım pek çok yazarla da, dışarıda Milli Görüş camilerinde karşılaştım. Bu da her fikire, düşünceye açık olduklarının kanıtı idi.

O gün konuşma bitti, ter içindeyim. Yanımda oturan Diyanet te görevli hoca hanım, son derece rahatsız bir yüz ifadesi ile, "ateşe bey, sizi bekliyor" diyor. Beraber yukarı çıkıyoruz. Din ataşemizi ve eşini beni kapıda karşılar buluyorum. E, memnun da oluyorum. Adamlar devleti temsil ediyorlar, benimle tanışmak için kapılarda kalmışlar. Makam odasına buyur edildim. Ateşeden çok, karısı gergindi. Suratı asık, hoş beş eden kocasının, bu suçluya hesap sormasını sabırsızlıkla bekliyordu. Gözlerini kocasına dikmiş, bana değil bu çok büyük iş yapıp, sorgulayacak adama bakıyordu. Hoca hanım süt dökmüş kedi uysallığında idi. Ateşe bey sadede geliyor; "aşağıda bir konuşma olmuş, bizim haberimiz yok". Sinirlenme sırası bana geliyor: "Aşağıda beşyüz kişi vardı, onların haberi vardı da sizin nasıl olmadı" diyorum. Ateşe bey muzaffer bir eda ile: "Başkan hanım bize sormadan, sizi çağırmış". İyice kızıyorum: "O sizin probleminiz. Beni çağıran kim olursa olsun davetine katılırım." Ateşe Bey, insanı çıldırtan çokbilmişliği ile: "Acaba konuştuğunuz konuyu öğrenebilir miyim" diyor. Ayağa kalkıp, kapıya yürüyorum: "Size hesap vermek zorunda değilim. Çok merak ediyorsanız, gelip dinleseydiniz". Adam pişkin, "haberim yoktu" diyor. "eşinizi gönderseydiniz, ya da hoca hanıma bir kaset verse idiniz, konuşmada hangi suç unsuru varsa tesbit ederdiniz. Fakat yine de anlatayım: Türkiye sevgisini, özlemini anlattık. Anadolu analarını... Görkemli kültürümüzü konuştuk."

Kapıdan çıkarken Ateşe beye dönüp, "isminizi öğrenebilir miyim, iyi bir yazı materyali olabilirsiniz. Köşeme konu bulmanın kolaylığını yaşarım hiç olmazsa". Ateşenin etekleri zil çalmaya başlıyor: "Efendim, ben sizi tanıyorum. Kitaplarınızı okudum, vicdan sahibi bir insansınız. Böyle bir yazı yazmayacağınıza inanıyorum." Adam tanıdığı islamcı aydınları saymaya başlıyor. Kendisini merdivenlere atıp, ismini vererek bir yazı yazmamam için ikna çabasına girişiyor: "Merhum Türkeş için de geçenlerde ölüm yıldönümü diye camide mevlit okutmak istediler, izin vermedim." Fakat beni tutabilene

aşk olsun: "İzin vermediniz de başınız göğe mi erdi Türkeş de Türkiye nin bir değeri, sevenlerinin ona Kur an-ı Kerim okutmalarına karışmaya ne hakkınız var." Meğer bana yapılanı en kibar sorgulama imiş, yağma mı var, bir Müslüman aydın Diyanet camiinde konuşturulsun. Diyanet hangi ülke mensubuna hizmet ediyor, insan şaşırmadan duramıyor.

Şimdi Diyanet, "dinsizsin, günahkarsın" diye ayırmaya kimsenin hakkı olmadığı savı ile zeytin dalını; kendisinden hiç haz etmeyen aydınlara uzatıyor. DİB, Müslüman aydınları aklından bile geçirmiyor, hatta o zeytin dalı ile onları nasıl daha fazla dövebileceğini hesabediyor. Diyanet bu olumsuzluklardan vazgeçip, içeride ve dışarıda insanımızı bölmeden birleştirmeye çabalamalıdır. Cemaatlar arası birlik, beraberlik ve kardeşliğe önem vererek, duvarların yıkılabilmesi için her farklı görüş insanına kapılarını açmalıdır.