Dış politikada Sürdürülebilirlik sorunu mu?

Abone Ol

Yaşanan son gelişmeler, Türk dış politikası açısından “sürdürülebilirlik” sorununu gündeme taşımış durumda. Suriye krizi sonrası Mısır ile yaşanan ilişkilerde gelinen aşama bazı çevrelerde bir süredir Ankara açısından bir “dip durumu” olarak gösteriliyor.

Örnekler sadece bunlarla sınırlı değil. Son dönem Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan bunalım, İsrail ile devam eden kriz ve bunun Türkiye’yi Doğu Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya ağırlıklı çevreleme boyutu, Körfez Ülkeleri’nin büyük çoğunluğu ile Mısır üzerinden yaşanan ayrışma, Kuzey Afrika’dan izole edilme ve son olarak Rusya’da şahit olunan soğukluk bunun diğer örnekleri arasında gösteriliyor.

Bu kapsamda, İran gibi uluslararası sistemden büyük ölçüde izole edilmiş devletlerin dış politikada daha rasyonel ve pragmatist bir şekilde hareket edip, “Yeni Ortadoğu” ve “Yeni Yalta” sürecindeki konumlarını arttırırken, buna karşılık Türk dış politikasında yaşanan “alan daralması” ile birlikte “manevra kabiliyeti” sorunlarına dikkatler çekiliyor ve bir takım eleştiriler getiriliyor.

Hatta bu noktada, bölge Kürtlüğünün Yeni Ortadoğu sürecinde aktif rol alma çağrılarına da vurgu yapılarak, alan daralmasının Türkiye açısından daha ciddi bir takım sonuçlara yol açacağına dikkatler çekiliyor.

Rusya ve Çin ağırlıklı “denge” arayışları ile komşularla ilişkilerde bir “revizyon”a gitme ihtiyacı da bu hususun kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Özellikle, komşular ile yeni bir başlangıç durumu, geç de olsa yerinde bir adım olarak görülüyor.

Burada, Irak ile atılan adımlar, Azerbaycan bağlamında yaşanan son gelişmeler, Ermenistan mevzuunun tekrar gündemde yer almaya başlaması ve Suriye özelinde kendisini göstermeye başlayan farklılıklar da bunun birer somut göstergesi olarak kabul ediliyor.

Fakat diğer taraftan, bu hususta atılan adımların ne kadar olumlu sonuç vereceğiyle ilgili endişeler de ısrarlı bir şekilde dillendirilmeye devam ediliyor. Bunun temelinde de Türkiye’ye yönelik “güven” sorununa dikkatler çekiliyor ve İran “derin aklı”nın bu konuda attığı stratejik hamle ön plana çıkartılarak, bölgede Türkiye açısından orta-uzun vadede sıkıntılı bir sürecin yaşanabileceği uyarısında bulunuluyor.

Kuşkusuz, burada temel sorun İran değil. İran üzerinden bölgede geliştirilmeye çalışılan yeni oyun ve bunun bölge dengeleri üzerinde oluşturacağı etki ve özellikle de Türkiye’nin bölgesel çıkarları, hassasiyeti ve güvenliği noktasında yol açabileceği bir takım sorunlar burada endişelerin zeminini oluşturuyor.

Açıkçası, Türkiye açısından dış politikada bir “sürdürülebilirlik sorunu”na ve bu bağlamda dış politikada “tıkanma” ve “kriz” olasılığına dikkatler çekiliyor. En temel kaygı ise, bu sürecin iç politikada yol açabileceği ciddi sorunlar. Dolayısıyla, “sürdürülebilirlik” hususu burada üzerinde durulmaya devam edilmesi gereken bir husus olarak durmaya devam ediyor.

Daimi olma yeteneği olarak da adlandırılan “sürdürülebilirlik”, son onlu yılların en popüler kavramlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Özü itibarıyla istikrar ve dengeyi esas alan bu kavram; iktisadi, içtimai, siyasi, kültürel, ekolojik vb. alanlarda dengenin korunmasına ve sınırlılıklara işaret etmekte. Kavramın temelinde, “denge bozulmaksızın  devamlılık” esası yer alıyor.

Dolayısıyla, disiplinlere bağlı bir takım farklı tanımlamalar söz konusu olsa da, sonuçta aynı kapıya çıkıyorlar. Örneğin, ekoloji bilimindeki anlamı “biyolojik sistemlerin çeşitliliği ve üretkenliğin devamlılığının sağlanması” şeklinde iken; iktisadi boyutta daha çok “sürdürülebilir kalkınma” olarak ön plana çıkıyor. İktisadi boyutta ise ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltme çabalarını, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemi olarak ortaya konuluyor.

Sürdürülebilirliğin pek gündeme gelmeyen dış politika boyutu da aslında yukarıdaki tanımlara büyük ölçüde uyuyor. Örneğin, “denge”, “çeşitlilik”, “büyüme”, “refah” ve “devamlılık” örneklerinde görüldüğü üzere...

Bu köşede uzunca bir süredir altını çizdiğimiz, dış politikada “kararlılık”, “tutarlılık” ve “süreklilik” ilkeleri ile birlikte “siyaset-strateji-araçlar” ahengi de işte bu noktaya işaret ediyor. Aksi takdirde, devletler açısından “saygınlık”, “caydırıcılık” ve “güvenirlilik” sorunları ve bunun sonucunda “güvenlik” ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’nin dış politikada yaşamaya başladığı “sürdürülebilirlik sorunu”nun temelinde de işte bu husus yatıyor. Dolayısıyla Ankara açısından doğru teşhis kadar, tedavi yöntemleri de büyük bir önem kazanmış durumda.

Bu da bizi, Joseph A. Tainter’a götürüyor. Tainter, “Sorun Çözme: Karmaşıklık, Tarih, Sürdürülebilirlik” başlıklı çalışmasında şu tespiti ortaya koyuyor: “Sürdürülebilirlik ya da çöküş, sorun çözücü kurumların başarısından ya da başarısızlığından kaynaklanır... Kurumların sorun çözme kapasiteleri zamanla değişir... Karmaşıklık temel bir sorun çözme stratejisidir ve çoğu kez kısa dönemde başarılıdır, fakat kümülatif olduğunda sürdürülebilirliğe zarar verebilir.”