Cumhuriyet in kuruluşundan beri kendilerini devleti kuran
güç ve kadro olarak gören bir grup olmuş ve bu grup aynı zamanda devlet içinde
devlet olmayı sürdürürken, Cumhuriyet i biz kurduk, biz koruruz anlayışını
topluma dayatmaktan geri kalmamıştır. Kısacası toplumu sürekli olarak
Cumhuriyet düşmanı olarak görmüş, bunun sonucu olarak her fırsatta bir takım iç
düşmanlar icat etmişlerdir. Böyle olunca da ülkeyi dış düşmanlara karşı
korumakla görevli güçler, dış düşmanları bir kenara iterek, hatta onlarla
işbirliği içinde icat edilmiş bu iç düşmanlarla mücadeleyi tercih etmişlerdir.
Böylece hem devlet için oluşturdukları güç odağı ile iktidarı ellerinde tutmuş,
hatta bu devlet içinde devlet yapılanmasının bürokratik kadroları bile
oluşmuştur. Darbelerin arkasından yapılan anayasalar ile de bu devlet içinde
devlet yapılanmasının bürokratlarına olağanüstü yetkiler verilmiştir. Diyebiliriz
ki ülkemizde uzun yıllar seçilmişlerin değil bu asker-sivil bürokrasinin
hâkimiyeti söz konusu olmuştur. Bir başka ifade ile halkın oyları ile hükmet
ettiği kadrolar bir türlü iktidar olamamışlardır. Halkın seçtikleri, Ne
oluyor. Halk bana yetki verdi. Yetkisizler kenara çekilsin anlamına
gelebilecek bir tavır sergileyecek olduğunda da iç düşmanların oluşturduğu
sözde Cumhuriyet e yönelik tehdidi(!) ortadan kaldırmak adına yönetime müdahale
etmişlerdir.
Bu bakımdan geldiğimiz noktada yeni bir anayasa ile bu
işleyişe son vermek gerekiyor. Bir takım bahanelerle yeni anayasaya katkı
vermeyen siyasi kadrolar tarih önünde mahkûm olacaklardır. Yeni anayasa ile bir
takım kesimlerin elindeki, Cumhuriyet i biz kurduk biz koruruz. Bu yetkiyi de
anayasa ve yasalar bize veriyor savunması anlamsız kılınmalıdır. Aslında,
darbecilerin iddialarının anlamsızlığını bu toplum hep bildi ama elinde güç
olmadığı için fazlaca sesini çıkartamadı.
Devlet dayatmacı, vatandaşına tepeden bakan değil,
vatandaşın güvenini kazanmak durumunda olmalıdır. Vatandaşının güvenini
kazanamayan bir devlet yapısında devlet-vatandaş kaynaşması sağlanabilir mi Bu
sağlanamayınca da millet olarak bir takım sıkıntılara birlikte katlanma,
sıkıntıları paylaşma mümkün olabilir mi Rahmetli Erbakan Hoca siyasi hayatı
boyunca hep bu hususa, yani bu ülkenin güçlü ve lider ülke haline gelebilmesi
için öncelikli olarak devlet-millet kaynaşmasının önemine dikkat çekti ve bunun
sağlanması için mücadele etti.
Diyebiliriz ki, millet olmanın özelliklerinin başında
devlet-millet kaynaşması gelir. Ama öyle bir devlet düşünün ki, kendisini
oluşturan toplumu tehlike olarak görüyor ve bununla mücadele edilmesini asli
görev olarak algılıyorsa, o zaman bu ülkenin dış düşmanlarına meydan savunmasız
olarak terk ediliyor demektir. Yıllarca böyle oldu. Hatta ülkemiz üzerinde bir
takım hesapları ve planları olan ülkeler ve çevreler rahatlıkla halkını düşman
olarak gören bürokratik kadro ile kol kola girebildiler, onları kendi
çıkarlarına kullanabildiler. Böyle olmasaydı bu ülkede her darbeden önce bir
takım kimselerin soluğu ABD de alması söz konusu olabilir miydi Kısacası kendi
millet ile mücadele halindeki bürokratlar bu ülkenin düşmanlarının
belirlenmesini de bu dış güçlere terk ettiler. Bir dönem komünizm en büyük düşman
olarak takdim edildi, komünizmin çökmesi ile NATO tarafından yeni düşmanın
İslam ve Müslümanlar olarak belirlenip, Türkiye ye kabul ettirilmedi mi
Bu sakat anlayış ülkemizi dış tehditlere karşı korumasız
bıraktı. Eğer 30 yıldan beri başımıza bir terör belası musallat edilmiş ise
bunda kendi milletini tehlike gören anlayışın rolü yok mudur Kaldı ki terör
örgütünün kurulmasında derin devlet yapılanmasının rolü de bugün mahkeme
zabıtlarına geçmiş bulunuyor.