Diriliş Destanı (6)

Abone Ol

Bu Vatanı Nasıl Koruyacağız?

Endülüs Emevi Devleti ile Osmanlı Devleti’ni misal verdik. Daha bunlar gibi onlarca İslâm devleti tarih sahnesinden silindi. Bu misalleri, gözümüzü dört açmamız, Rabbimizin ihsanı olan bu vatana sahip çıkmamız için verdik. Bu vatanda gözü olanlar o kadar çok ki… Kur’an-ı Kerim’de, “Onlarla dost olmayın!” buyrulan Yahudiler ve Hıristiyanlar ve bunların komiteleri… Asırlardır uğraşıyorlar. Bu güzelim vatana envâ-i çeşit mikropları zerkettiler. İşte biz bu seri yazılarımızda tarih ultrasonu, tomografisi, röntgeni ile ve türlü tahlillerle bu mikropları tespit ve teşhis etmeye çalışacağız ve bu mikropları bünyeden atmanın yollarını araştıracağız.

Ceddimiz, Malazgirt Zaferi’nden sonra Oğuz boylarıyla birlikte Anadolu’ya adım atmış. Büyük dedemiz Yusuf Nurânî, Hacı Bektaş-ı Veli’nin talebesi olmuş. Onun görevlendirmesiyle Münbiç civarına gelmiş. Türkmen, Arap ve Kürt aşiretlerine “Gerçek İslâmiyet”i anlatmış. Zira o devirde, Moğol âfetinin tesiriyle gerçek İslâmiyet’i hakkıyla bilen ilim ehlinin sayısı çok azalmış. Yusuf Nurânî’nin mezarı bugün Münbiç’e bağlı Bozgeyik köyündedir. Yusuf Nurânî’nin torunları hem ilim ehli, hem cihad ehli imişler. Medresede Kur’an talebesi yetiştirir, devlet cihad ilan ettiğinde de o ilim ehli talebelerle birlikte cihada giderlermiş. Osmanlı Devleti, 12 köyü o büyük dedelerimize vermiş. (Baas Rejimi idareyi alıncaya kadar, o köylerin tasarrufu akrabalarımızdaydı.) O köylerdeki arazilerin gelirleri, ilim ve cihad için kullanılır, fakir fukaraya verilirmiş.

Tarih boyunca ve yakın tarihte de akrabalarımızdan çok sayıda şehid ve gâzi olduğu bilinmekte. Bunları niçin anlatıyorum? O şehit ve gâzi ecdâdın bir torunu olarak bu vatana sahip çıkmayı boynuma bir borç olarak görmekteyim. Bu “Diriliş Destanı” bütün ümmetin uyanışını ve bütün İslâm topraklarının yekvücut olmasını hedeflemekteyse de asıl “Hatt-ı Müdafaa ve Sath-ı Müdafaa sahamız” bu vatandır. İyi bildiğimiz sahada kalem oynatırsak daha faydalı oluruz diye düşünmekteyim. Hem, bu vatan bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapmıştır. Asırlarca hilâfet müessesesini temsil etmiştir. Yani, İttihad-ı İslâm’ın kalesi ve merkezidir. Bu vatan eski sağlığına, o yiğit, namdâr ve pehlivan yapısına kavuştuğu takdirde, Allah’ın izniyle ümmete pişdârlık edecektir. Buna yürekten inanmaktayız.

Merhum Mehmed Âkif’imiz, “Kıssadan hisse” başlığı altındaki dörtlükte muazzam hakikatleri şu şekilde dile getirmiş:  “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tâ’rif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Dün yaşadığımız hezimetleri, işgâlleri, o karanlık devirleri yaşamamak için; dostumuzu, düşmanımızı çok iyi tanımalıyız. Düşmanların oyunlarını bilmeliyiz. Bize yaptıklarını unutmamalıyız. En mühimi de kendi değerlerimize sımsıkı sarılmalıyız.

Geçmişte asırlarca Haçlı dünyası ile savaştık. Neredeyse dövüşmediğimiz kalmadı. Koca Yusuf gibi, hepsini de kaldırıp kaldırıp yere çarptık. Onlar da intikamlarını almak için, ellerinden geleni yaptılar. İçlerinden engerek yılanı gibi olanlar da vardı. İngiltere gibi. Bize yapmadığını bırakmadı. Çoğu defa piyonlarını ve başka güçleri devreye soktu. Osmanlı Devleti’nin yıkılışının en mühim âmillerinden biri olan ’93 Harbi onun tezgâhıdır. Rusya’yı üzerimize saldırtan odur. Üçkağıtçılıkla Kıbrıs’ı elimizden alan odur. Mısır’ı, Filistin’i, Kudüs’ümüzü, Musul’u, Kerkük’ü elimizden alan odur. Parasını verdiğimiz savaş gemilerini vermeyen, milletin paralarının üzerine yatan odur. Durun bakalım, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bütün bunların hesabını soracak.

Vatanımız üzerine oyun oynayan sinsi bir hasmımız daha var. Onlarla Peygamber Efendimiz (A.S.M.) hayli savaşmış. Beni Kurayza, Beni Kaynuka ve Hayber Yahudileriyle… Osmanlı Devleti ise onlarla hiç savaşmamış, bilakis kucak açmış. Onlar da “ayağıma yer edeyim, gör sana neler edeyim!” demişler. Bütün bunları anlatacağız. Bu vatanı nasıl koruyacağımızı bilmek için bütün bunları bilmemiz şart. Onlar bilgi ile anamızı ağlattılar. Câhilliğin lüzumu yok! Bunca yıldır yan gelip yattığımız, uyuduğumuz, uyutulduğumuz yeter! Söz yine Âkif’imizin: “Yıllarca asırlarca süren uykudan artık / Silkin de muhîtindeki zulmetleri yak yık / Bir baksana gökler uyanık yer uyanıktır / Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır / (…) Ey millet uyan! Cehline kurbân gidiyorsun / İslâm'ı da batsın diye tutmuş yediyorsun.”