Diriliş Destanı (4) Yükselişler-Çöküşler (Endülüs Emevi Devleti’nin Hikâyesi)

Abone Ol

İnsanlık tarihinde yüzlerce devlet kurulmuştur. Bugün hepsinin yerinde yeller esmektedir. Bunlar arasında milyonlarca kilometrekarelik topraklara hükmedenler de vardır. Biz bu büyük devletlerden iki tanesinin (Endülüs Emevi ve Osmanlı Devleti) yükselişine ve çöküşüne bakacak ve sebepleri üzerinde kısaca duracağız.

Bugün İspanya denilen ülkenin tamamı bir zamanlar Endülüs Emevi Devleti’nin topraklarıydı. Hem de şöyle böyle değil, 750 yıl Endülüs devletinin hâkimiyetinde kalmıştı. Bu devlet İtalya’dan ve Fransa’dan da mühim toprak parçalarını bünyesine katmıştı. Öyle ki bugün Fransa’nın başşehri olan Paris’e 100 kilometre yaklaşılmıştı. O aradaki bölgeleri hep fethetmişti. O devirdeki isimleriyle Tuleytula, Kurtuba, Sevilla (İşpilye), Malaga, Gırnata (Granada), Ronda, Madrid, Barcelona bir zamanlar Endülüs devletinin elindeydi, bunlar ve daha onlarca İspanya şehri İslam topraklarıydı.

Gelelim hikâyenin başına. Emevi Devleti, günümüzde İspanya denilen toprakların fethi için Tarık bin Ziyad’ı görevlendirdi. Bu kumandanın emrinde 7 bin kişilik bir mücahid ordusu vardı. Bu namlı kumandan, bugün “Cebelitarık Boğazı” denilen yeri geçti, İspanya topraklarına ayak bastı. Karaya çıkınca gemileri yaktırdı. Yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, şimdi geride düşmana benzeyen deniz ve önlerinde düşman vardı. Düşmanı yenince, bu toprakları fethetmeye başlayacaklardı. Böylece Allah’ın mülkü olan bu yerleri de küfür pisliğinden temizleyeceklerdi. Tarık bin Ziyad’ın köşkü, sarayı yoktu. Başını sokacağı bir kulübesi bile yoktu. Sadece ve sadece göğsünde imanı, başında cihad şuûru ve elinde kılıcı vardı. Düşmanın çok kalabalık olduğunu görünce bağlı olduğu kumandan Musa bin Nusayr’dan yardım istedi. O da beş bin kişilik takviye kuvveti gönderdi. Böylece sayıları 12 bini bulmuştu. Ancak düşman sayısı kendilerinden kat kat fazlaydı. Başlarında Vizigot Kralı Rodrigo vardı. Yapılan savaşta İslâm ordusu muzaffer oldu. Böylece İspanya’nın kapıları Müslümanlara açıldı (711’de). Sonraki zamanlarda fetihlerle bütün İspanya Müslümanların eline geçti. İtalya ve Fransa’dan da mühim yerler ele geçirildi.

Fetihlerin ve zaferlerin peş peşe geldiği o devrede manzara şöyleydi: Tahsile büyük ehemmiyet verilmekte, çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren ciddi bir eğitim görmekte, İslâmî terbiye ve ilimlerle hamurları yoğrulmaktaydı. Yüzlerce medrese inşa edilmişti, yüzlerce kütüphane kurulmuştu. Bu kütüphanelerde milyonlarca kitap yer alacaktı. Herkes İslâm’ın hükümlerini yaşıyor, haramlardan kaçınıyordu. Artık İslâm devletinin tebaası olan Hıristiyanların bir tekinin burnu kanatılmamış, onlara dokunulmamıştı. Ülkede can, mal, namus emniyeti vardı. Maddî-mânevî bir ferahlık vardı.

Sonraları cihad terk edilmeye başlandı. Muhteşem saraylar yapıldı. İdareciler zevk ü safaya daldı. Balık baştan kokardı. Onların bu yaşayışı halk tabakasına da yayıldı. Zevk ü safa derken, işin içerisine nefis ve şeytan da girdi, haramlar işlenmeye başlandı. Kardeşlik havası bozuldu. Birlik gidince dirlik de gitti. Herkes ayrı baş çekmeye başladı. Devletin bütünlüğü yok oldu. Şehir devletleri kuruldu. Şehirlerde kendilerini baş ilan edenler diğer şehirlere savaş açtı. Kardeş kardeşi vurmaya başladı.   

Müslümanlar parça parça olmuş, onların karşısındaki düşman güçleri ise birleşmeye başlamıştı. El-Hamra Sarayı’nın o eşsiz bahçelerinde müzik sesleri yükselirken, Hıristiyan orduları savaş talimleri yapıyor, onların bölgesinde kılıç şakırtıları yükseliyordu. Derken derken Haçlı sürüleri o güzelim İslam şehirlerine daldılar. Tarihte eşine ender rastlanan katliamlar yapıldı. 1492’de sonralarında bir tek Müslüman bırakmamacasına katliam yaptılar. Ele geçirdikleri Müslümanları Katolik olmaya zorladılar. Kabul etmeyenleri hunharca öldürdüler. Sahillere kaçanlardan bir kısmını Barbaros Hayreddin Paşa kurtardı ve bunları Mağrib ülkelerine (Fas, Cezayir, Tunus) taşıdı. Dağlara kaçanlar bir müddet daha yaşayabildi. Kütüphanelerdeki o milyonlarca nadide eserler meydanlarda yakıldı. Endülüs Emevi Devleti’nin son sultanı Ebu Abdullah, Gırnata’nın anahtarını Kastilya Kralı Ferdinand’a teslim etti ve Fas’a gitti. Bir tepenin üzerinden Gırnata’ya son defa bakarken ağlamaya başlamıştı. Annesi Ayşe el-Hurre Hanım kendisine şöyle dedi: “Ağla! Ağla! Eğer aşağıda ülkeni korumak için mertçe savaşsaydın, burada kadınlar gibi ağlamayacaktın.”

1567’ye kadar İspanya’da müthiş katliâmlar yapıldı. Bir tek Müslüman bırakılmadı. Bu tarihteki en dehşetli soykırımlardan biri idi. Bu da Sarı Çizmeli Mehmed Ağa’nın günün birinde soracağı hesaplar arasındaydı…