Dipsiz ve Kör Bir Kuyu: Terör

Abone Ol

Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Beşiktaş’ta yine hain terör saldırılarıyla karşı karşıya kaldık. 30’u Çevik Kuvvet’e bağlı polislerimiz olmak üzere, 38 insanımızı şehit verdik. 14’ü ağır, 155 de yaralımız var. Evet, ateş düştüğü yeri yaktı, kül etti. 79 milyon insanımızın yüreği alev topuna döndü. Hayatın akışı birdenbire yavaşladı. Geride bıraktığımız yıllar film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçti. Acılarımız tazelendi. Gözyaşlarımız sel oldu. Her bir şehidin hayat hikâyesi düştü ajanslara. Evlerinin balkonlarından sarkıtılan bayraklar karşıladı şehitlerin evlerine gelenleri.

Mevlit Kandili gibi Rahmet Peygamberinin dünyaya teşriflerinin yıldönümünün bir gün öncesinde, böyle bir terör saldırısıyla yüzleşmek ise dünyamızın hâlâ cahiliye döneminden beter izler taşıdığını gösterdi hepimize. Bir yanda insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran ve kendisine inananların hayat bulduğu bir Peygamber ve onun mesajı, diğer yanda daha fazla öldürdükçe, daha fazla katlettikçe yaşayacağını zanneden ve bu çağlar üstü mesajdan zerre kadar nasibini alamamış bir güruh.

Dipsiz ve kör bir kuyudan çıkışın mümkün olduğunu zanneden zavallılar. Bu girdikleri yolun çıkmaz olduğunu ne zaman anlayacaklar veya bizler ne zaman bunu onlara anlatacağız bilmiyorum. Daha kaç kişinin kanına girecekler belli değil. Böylesine bilinmezlerle birlikte üzerimizdeki kuşatmanın her geçen gün artmaya devam ettiğini görüyoruz.

Gün geçtikçe terör örgütlerinin yapısı daha da karmaşık bir hâl alıyor. Yok, saldırıyı TAK üslenmiş. Yok, doğrudan PKK’nın eylemi değilmiş falan. Kelime oyunlarıyla oyalanmak isteniyoruz. Biz ise mücadele etmek zorunda olduğumuz cephe sayısını artırmak gibi bir stratejik hatayı yapmakta ısrar ediyoruz. Bu her yerde böyledir, bizde de öyle olmalıdır. Terörle mücadelede öncelik kamplaşmayı ortadan kaldırmak ve teröristi ortak hedef noktasına getirmek olmalıdır. Bu konu günlük siyasi polemikler üzerinden yorumlanacak kadar basit bir mesele olmanın çok ötesindedir. İç boyutlarının yanında dış boyutları özellikle son 5-6 yılda daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Hep söyledik. Bu kalleş saldırılar sebebiyle bir kere daha ifade edelim. Türkiye’nin sınır güvenliği sınır çizgilerimizden başlamaz. Şam güvende değilse, Bağdat bombalarla anılır olmuşsa, Halep kan ağlıyorsa, Arakan diye bir yerde soykırım yapmak zevk seanslarına dönüşmüşse, Filistin’in göz pınarları bir türlü kurumuyorsa, Saraybosna için tünelin ucu hâlâ karanlıksa, oralarda yaşanan acıların, sıkıntıların izdüşümlerinin bizim topraklarımızda da yaşanmaması mümkün değildir.

Çünkü bizi yok saysalar üç kıtanın tarihi yazılamaz. O coğrafyalar ve biz bir vücudun azaları gibiyiz. Oralarda insanların ayağına batan diken burada bizlere acı verir. İstesek de istemesek de o insanların umut kapısı bizleriz. Başı dara düşen her bir mazlumun yönünü döndüğü yerde duruyoruz. Bunu çok iyi bilen emperyalizm, bu bölgeleri çatışma ve kargaşayla yok etmek ve bu birliğe son vermek üzerine programlanmış bir yol haritasıyla hareket ediyor. Dün Siyonizm diye bir zihniyetten bahsedildiğinde komplo teorisi diye burun kıvıranlar, bugün her bir olayda “üst akıla” atıfta bulunur oldu. Kim bu üst akıl? Terör örgütleri kimlerden aldıkları vekâlet görevini yerine getiriyorlar? Her bir İslam coğrafyasında vuku bulan kargaşa ortamının sorumluları olan terör örgütleri maddi-manevi desteği kimlerden alıyorlar? Bu “üst akıla” güvenip bu zamana kadar birlikte hareket edenler kimler?

Dostlar, sorunu tarif etmede, teşhis ve tedavide yanlışlar yapıyoruz. Yaşadığımız kafa karışıklıklarının sonuçlarıyla yüzleşiyoruz. Terör örgütlerinin kimler tarafından özel olarak kullanıldığını tespit etmemize rağmen, hastalığı tedavi edecek iradeyi gösteremiyoruz. PKK’ya, DAEŞ’e lojistik katkı verenlerin, maddi açıdan destek olanların her biri envanterimizde kayıtlı. Elimizi mi bağladılar, yoksa biz kendi elimizi kendimiz mi bağladık orası muamma. Bizimle beraber koskoca bir İslam dünyasını terör oyunlarıyla dipsiz ve kör bir kuyunun karanlık dehlizlerine itmek istiyorlar. Bu tuzaklara dur diyebilmek için yapılması gereken en önemli şey sorunun adını doğru koymaktır. O da Siyonizm’dir. Bu sorunu görme, anlama ve kökenine inme cesareti gösteremeyenler için söylenecek sözümüz ise şudur; sorunun adını doğru koymaktan imtina ediyorsanız, az daha bekleyin, yakında gösterirler!