Dinlerarası diyalog hizmetkârları-l

Abone Ol

Dinlerarası diyalog fitnesi, Basra’da miladi 10’uncu asırda “İhvân-ı Safâ” adında Zeyd b. Rufaa liderliğinde teşekkül eden felsefi cemiyetin “dinlerin birliği” fikriyle başlamıştır. Abbasi devlet yönetimince takibata uğrayan bu gizli ve sinsi hareket, önce Mısır’a, sonra Fas ve Endülüs’e kadar yayılmıştır.

Hindistan’ta Babür İmparatorluğu’nun kralı Ekber (Ekfer) Şah, 1582’de bütün eyalet valilerinin önünde “Dîn-i İlâhî”yi resmen ilan ederek “İslâm, Hıristiyanlık, Zerdüştîlik, Hinduizm, Sihlik, Caynizm ve Budizm”i, kendi kurduğu “Dîn-i İlâhî” çatısı altında birleştirmesi fitnesi İmam-ı Rabbani’nin gayretiyle önlenmiştir.

Dinleri birleştirme fitnesi, 19’uncu yüzyılda İran’da Bahaullah tarafından tekrar gündeme getirilmiştir. Bahailik bu fitneyi “Tanrı’nın birliği, dinin birliği ve insanlığın birliği” temeli üzerine bina etmiştir.

Basra’da “İhvân-ı Safâ” ile başlayan, Endülüs’te Yahudi teolog ve feylesoflar tarafından sistemleştirilen, Hint ikliminde Ekber/Ekfer Şah tarafından tekrar gündeme getirilen; İran’da Bahailik’le tekrar gün yüzüne çıkan “Dinleri Birleştirme Fitnesi”, Cemaleddin Efgani’yle devam etmiştir.

Dinleri birleştirme teşebbüsü, Cemaleddin Afganî’nin talebesi Muhammed Abduh’la devam etmiş ve “dinlerin birliği” görüşü “Dinlerarası Diyalog”a evrilmiştir. Prof. Dr. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi adlı eserinde “Muhammed Abduh’un İngiliz papazı Isaac Taylor’la başlattığı ‘İslâm düşüncesi ile Batı medeniyetini yakınlaştırma’ eylemi, daha sonra İslâm ve Hıristiyanlığı birbirine yaklaştırma faaliyetiyle doruk noktasına ulaştı” tespitinde bulunmaktadır.

“Dinlerarası Diyalog” fitnesinin nihai hedefi “Peygambersiz İslam”dır. Yahudi ve Hıristiyanlara şirin görünmek için “ehl-i kitap” kavramı istismar edilmekte ve alan açılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’deki, “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara, 62) ayeti, “Ehl-i Kitap”ın kurtuluşa ereceği fikrine dayanak yapılmaya çalışılmıştır.

Dinlerarası Diyalog fikrinin tohumlarını eken Muhammed Abduh (ö. tarihi 1905) Bakara Sûresi’nin 62’nci ayetinin tefsirinde ehl-i kitap kavramını istismar etmekte, Yahudi ve Hıristiyanların kurtuluşa ereceğini iddia ederek şöyle demektedir: “Bu ayet, ehl-i fetretle ilgili değildir. Buradaki müminlerden maksat, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiiler gibi bizim Peygamberimizden evvel gelmiş olan dinlerinin özünü yaşamış ehl-i fetret değildir. Bu ayetten bu mana çıkmaz. Bundan maksat ‘Peygamberimizden sonra yaşayan ve O’na iman eden müminler ile Allah’a ve ahirete iman eden, kendi kitaplarının aslına göre amel-i salih işleyen Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerdir.”

Ayet-i kerimenin tefsirinde hiçbir gerçek İslâm âlimi, Yahudi ve Hıristiyanları ehl-i necat gösterecek bir mana bulmamıştır. İslâm tarihi boyunca bu ayeti istismar eden birkaç kişi de Kur’an-ı Kerim’in anlam bütünlüğüne bakmadan, nesih-mensuh, sebeb-i nuzül, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in konu hakkındaki açıklamalarını muhtevi hadis-i şeriflerini dikkate almadan tefsire kalkışmıştır. Ayette belirtilen ve “Rableri katında ecir alacak Yahudi ve Hıristiyanlar”, Peygamber Efendimiz’in risaletinden önce gelmiş, şirke düşmemiş ehl-i fetret kimselerdir.

Peygamberimiz’in davetine icabet o günkülerin ve günümüzdeki Yahudi ve Hıristiyanların şirk ehli oldukları Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Yahudiler Uzeyr Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini), önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah, onları kahretsin! Nasıl sapıyorlar!” (Tevbe, 30)

A’raf Sûresi 157. ayette ehl-i kitaptan bahsettikten sonra 158’inci ayette, “Ey Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize gelen, Allah’ın Peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O’nundur. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur, öldürür ve diriltir. Onun için hem Allah’a hem de bütün kelimelerine iman getiren o ümmî Peygambere, Rasûlüne iman edin ve o peygambere uyun ki, doğru yolu bulasınız” buyrulmaktadır. Ayette hitap tüm insanlaradır ve herkesin “o ümmi Peygambere yani Hz. Muhammed aleyhisselam’a iman etmesi” gerektiği açıkça belirtilmektedir.

(Devam edecek)