Dinlendim de duruldum

Abone Ol

Yakın medya yazıyor, biz de öğreniyoruz. Hükumet // paralel yapı mücadelesinde, Ecevit’in tanımı ile söylersek, aşamanın bu safhasında nelerin olup bittiğini.

“K.A.’nın ilginç bir telefon görüşmesi dosyaya girdi.”

Bir yakın medya haberinin içinde vardı bu cümle. Telefonlarının dinlenildiğini haber yapanlar, dinlenen telefonlardan haberler çıkarıyorlar.

Bu ülkenin insanları telefonsuz günlerinde birbirlerini dinlediler mi Sorusuna cevap arasak, mesela Menderes devrinden arasak, cevabımız evet olamaz.

İnönü telefonsuz konuşuyordu, Menderes onu dinlemiyordu. İnönü, bir ihtilal hazırladığını ilan ediyor ve sizi ben bile kurtaramam diyordu Meclis kürsüsünden. Lakin Menderes dinlemiyordu ve dolayısıyla İnönü’nün kurtaramamasının ona meziyet olmasını önleyemiyordu.

Misalimiz çok mu uzak kaldı. Yakınlara bakalım. Rahmetli Erbakan T.Özal’ı partisinden aday yaptı. Bu kadar dinledi başka dinlemedi. Ta kendisi başbakan olana kadar. Nasıl dinledi o zaman Yardımcısı Keçeciler anlatıyor: Nerden geldiğimi sorunca anladım ki, T.Özal Erbakan’ı dinletiyor. Dinlemiyor, dinletiyor. Ya etkilenirsem korkusu..

Birbirlerini yüzyüze konuşup dinlemeyen insanların, telefonları üstünden tanışmaya, bilişmeye, anlaşmaya çalışmaları mıdır, yakın medyanın gündemde tuttuğu bu meseleler

Artık şöyle mi konuşmalı komşu kadınlar.

- Ayol kız, damat adayınız nasıl birisi Öğrenmenin en iyi yolu telefonlarını dinletmekmiş. Siz de öyle yapın ayol eşim.

Ya da şu şart mı ileri sürülmeli ihaleye girecek firmalara.

- Şirketinizin son altı aylık telefon görüşmeleri dökümlerini de ekleyin teminat makbuzlarına…

Yakın medya, yakın zamanlara kadar sürdürdüğü bizi de dinlemişler tefrikalarını bitirdi, dinleyenler dinlendiklerinde ne dediler konularına geldi. Dolayısıyla biz de eğitilir olduk.

Dinlenenlerden M.Ö. diyorki:

- Kazım Hocam, seninle bizim aramızda dağlar kadar fark var. Senin Ankara gibi koca devasa milletvekillerinden müsteşarlarına kadar bir arkan var. Biz buralarda gariban insanlarız. Bir de şeye çok kırgınım, yani sizin gibi ikinci kuşak olan babayiğitler iyi yönetemediler olayları ve bunun sonucunda şu anda bu sıkıntıları yaşıyoruz.”

Ne anlıyoruz bu kırgın insanın yakınmalarından

Sınıf farkını, mevki farkını, düşmüşlük farkını.

Muhatabın ikinci kuşak babayiğitlerinden olduğunu… Dolayısıyla konuşanın üçüncü kuşak olduğunu…

Ankara’da milletvekillerinden, müsteşarlardan arkaları olduğunu…

Bakın işte diyor yakın medya. Bunları bulduk, bu dediklerini tesbit ettik. AKP’ye yüzde elli verenler, bir aferin esirgemezler herhalde bizden.

Yakınılan, üzerinizde hakkımız var şikayeti yapılan K.A. ise bakın nasıl cevaplıyor, bir sonraki kuşak arkadaşını.

- Bak şunu söyleyeyim. ‘İlla bize, bize nasip olsun’ dedik. Allah’ın zoruna gitti. Kısacası işin özü budur. Enaniyet ettik. Gurur ettik haklısın…

Nasip olması istenilen ne idi

Neden biz el koyalım, dördüncü kuşaklara kalmasın iş. Bakarsınız birinci ve ikinci kuşağı, yani bizleri faydalanma dışına itebilirler… Demiyor da, nasiplenme diyor

Allah’ın zoruna gitti, hükmünü cevaplamak, açıklamak ilahiyatçılarımıza düşer. Fakat öncesini onayladığını, razı olduğunu nerden biliyorlar

Enaniyet ettik, gurur ettik.

Bu itiraz ise, nasıl olur dedirtiyor insana.

Hani sizler (eğitimli) babayiğitlerdiniz İtirafcıların “salya sümük çok ağladık, Erbakan vefat etsin” dedikleri gelmez mi burda insanlarımızın aklına. Dönün bir bakın, bu yakarmalarınızın altında enaniyetinizin doruğunu, gururunuzun tavanını niçin görmediniz

Yakın medyanın bir telefon dinleme haberi, bize bir Türkiye geçmişinin haritasını çıkarttırdı.

Sorumuz şu: Telefon konuşmaları yakın medyanın propaganda malzemeleri listesine düşen o iki kişi, K.A. ve M.Ö. çıkıp şöyle bir savunma yapsalar, kim ne diyecek

Bizler Ankara’larda arka yaparken, bugün yakın medya habercilerine yem edenler, nerelerdelerdi

Ne dedik de kandırdık onları

Geçmişte birkaç kere yayınladğımız “kimyon-simyon” fıkrasını hatırlamanın şimdi yeridir burası. Hani orda Simon efendinin bir komşusu naz makamında hesap soruyordu emekli savcı Fuat beye: Ne olurdu bir Müslümana da Simon efendi gibi muamele etseydiniz. Zira o da dua ederdi size ölünceye kadar. Savcı beyin cevabı değil, önemli olan bu sitemdir şimdi.

Bu yazıyı buraya kadar okuyan çok kişinin aklından şu cümlenin geçtiğine eminim. Ne olurdu, bize de kanmış olsaydınız.

Lakin itirazı gene biz edelim.

Belki de Ankara’da arka olan milletvekillerinin, müsteşarların ayarı bize uygun değildi. Kimbilir..

Tutuklu gazeteciler, hapisteki gazeteciler başlıkları altında gün sayıyor, kendilerini onlara yakın hissedenler veya onlara yakınlaşmak isteyenler...

Adli makamların, gerekçenin gazetecilikle bir ilgisi yok açıklamalarını hergün yapmalarına rağmen.

Birkaç gün önce Mehmet Şevket Eygi ağabey yazmıştı, bir yazısından dolayı aldığı mahkumiyeti ve zincirli yolculuklarını... Hiçbir gazeteci, hiçbir basın kuruluşu farketmemişti, demeyi de ihmal etmeyerek..

Hep adaletten yana tavır koymuş Milli Gazete’nin satır aralarında ne sessizlik vardır, ne de ilgilenir olmamak vardır.

Fakat bir hukukihlalini ya da eksikliğini ranta dönüştürmek isteyen kartel kalemşorlarını görmek ve yazmak da bize düşer.

Bir ihtilal yaklaşırken, bir ihtilale çok az bir zaman kalmışken, kartel kalemşorlarının yazdıkları, çizdikleri içerdeki gazeteciler üstü nedir Bu onların terketmeyi dahi düşünemeyecekleri gelenekleridir.

1959 yılının şu karikatürü, içerinin gazetecileri almaz olduğunu anlatıyordu insanlara. Meraklısı araştırsın, kim ve kaç kişi varmış, o dedikleri yerde

1959’dan sonra 1960 yılı gelmişti.

Bizim hatırlatmak istediğimiz de budur.

Bilmeyiz, bu kadar açık yazmamazıa rağmen, uçak yolcularına yakın medya kalemşorları anlayabilirler mi, bilmeyiz.

KARAKOLDA “KAYIT” VAR!

İnternet sitelerine düşen bir video konuşulmuş en çok takipçiler arasında geçtiğimiz hafta.

Karakola düşen insanlar vardı.

Lafın gelişi değil düşen insanlar dememiz karakolun zeminine düşmüşler, oylu boyunca serilmiş yatıyorlardı. İşte o insanlara, o karakolda dayak atılmış. En çok tıklanan o görüntülerden öğrendi insanlar bu olayı.

Neden, niçin, ne zaman, nasıl olmuş, kimler yapmış, kimler de yapanların yaptığını bilmiş gibi teknik ve idari sorulara cevap vermeye çalışıyor olmalı yetkililerimiz. Birgün gerekli açıklamayı yaparlar ve gereken cezaların verildiğini söylerler, biz de inanırız.

Kendimiz ne yapabiliriz, sorusuna kendimize sorduk ve çalışmaya, araştırmaya giriştik. Karakollarda dayak varsa, ne zaman başlamıştır ve nasıl başlamıştır

Bizim bulduğumuz karakol bantları çok çok eski günlerin kayıtları idi. O kayıtları gösterdiğimiz tarihçiler, bilhassa makam telefonlarının görüntülerinden, kayıtların İsmet Paşa günlerinde alınmış olabileceğini belirttiler. Yani karakolda dayak, o günlerden kalan geleneğimizmiş. Bilhassa muhtar şikayeti ile yolu düşmüş vatandaşların oradaki muameleleri unutmaları mümkün değildir, diye de bir ekleme yaptı tarihçilerimiz.

Bulduğumuz bu kayıtta, niye vatandaş yok, bir karakaçan var sorusu bizim de aklımıza geldi. Sahi, niye yok. Onu da araştırdık. İsmet paşa yıllarında yaşayan insanlarımızı tek tek bulduk ve sorduk. Onlar söylediler, meraka değer o sorunun cevabını.

Karakol görevlileri antrenman yapıyorlarmış. Ya o gün vatandaş düşmemişti ellerine, ya da mesai harici bir zaman olmalı, dediler.

Yaşadığımız günlerin konularındandır, kadınlara uygulanan şiddete karşı kampanyalar yapılması, aydınlatıcı konferansların düzenlenmesi...

Bir katkımız olsun dedik. Bu ülkede adı geçen şiddetin geçtiğimiz asırda böyle resmedildiğini ve adına da doktorlara izafeten “Cerrahi kongresi” dendiğini hatırlatalım dedik. Kadına şiddete hayır!

BALON YAHUT MAKBER

Türk edebiyatının en büyük balonu Abdülhak Hamid’in (daha küçük balonlar da çoktur) öyle bir dizesi olacaktı: Yılan mı yedim, peri mi yuttum

Artık Finten’de, Makber’de mi, hangisindeyse… (13.09.2009)

Öğrenmenin yaşı yoktur, “sarı saçlım mavi gözlüm” lafını Aşık Mahzuni Şerif’in icat ettiğini bilmiyordum.

Aşık Veysel’in bir “10 Kasım şiiri” yazmış olduğunu da.

Ankara bürokrasisi Veysel’I çok sevmiş, hep korumuş kollamıştır, çünkü hem geliştirmeye ve yaymaya çalıştıkları “Halkevleri kültürüne” cuk oturuyordu, hem de “solcu molcu” değildi.

Siz önce şu manzumenin tadına varın, Veysel iddia edildiği gibi “büyük” bir şair midir yoksa Abdülhak Hamid gibi “balon”mudur, başka bir gün tartışırız. (15.11.2015)

İki ayrı tarihli Engin Ardıç yazısının giriş cümleleridir yukarıdaki bu satırlar.

Şair-i azam sıfatlı Abdulhak Hamid’e söyledikerini tartışmaya benim edebiyat bilgim az gelir. O konu eğitimini, ihtisasını edebiyat fakültelerinde yapanların işi olsa gerek. Fikirlerini tartışmayacağım rahmetli üstad Necip Fazıl’dan ise, zarafetle bahsettiği Lüsyen hanım ve Abdülhak Hamid’in, Necip Fazıl’ı beklediği akşamlarda yine gelmedi, yine gelmedi diyerek seslendirdiği hasretinden başka hatırladığım birşey yok.

Öyleyse nerden aklıma geldi, iki ayrı tarihli Engin Ardıç yazısını buraya koymak

15 Taşrinievvel 1937 sayılı bir mecmuadaki bir haber/yorum yazısından sizleri de bilgilendirmek istediğimde, böyle süslemiş oldum.

Yoksa beğenmediniz mi

SPOR OLSUN

GOL ÇALIŞTIĞIMIZ YERDEN GELDİ

Eski ve başarısız hakemlerimizin futbol yorumculuklarına, eski ve başarısız futbolcu artıkları da katılmadı mı, siyaset yapmak isteyen esnafımızın demokrasiyi tadından yenmez bir şey diye tarif etmesi gibi, onlardan maç sonraları dinlediklerimiz tadından yenmez oluyor bize.

O eski futbolcuları başarısız oldukları için hiç suçlamadım. Başarılı olacaklara fırsat vermedikleri, bulundukları yere gelecek ve başarılı olacakları önledikleri için sevemediğimi de hoş görsün herkes.

İşte onlardan etkilenen, onları dinleye dinleye futbol otoritesi olan gençlerimizle seyrettim Beşiktaş – Galatasaray maçını. İnsanın eksiklerini görüp yeni yorumlar öğrenmesini takdir etmeli diğer insanlar.

Ünlü Sneijder golü geldi sahneye.

Sol yanımdaki Beşiktaşlılar kalecilerine çıkma, çıkma diye haykıradursun, kalecilerinin ıskalamasına seyirci kalan iki müdafaa oyuncusunun bakışları arasında kaleyi bulan top normal olarak sevindirirken Galatasaraylıları, seslendiremedikleri üzüntülerini de gördüm ben. Bu golden bir tane de ilk yarıda atsaydınız ya.. Sitemlerinin böyle olduğunu hissetmekte haksız değildim…

Sevinçlerinin yorumları, içlerindeki o üzüntüyü ele veriyordu. Denizli farkı, diyorlardı. Çalışılmış bir gol bu, diyorlardı.

Çalışılmış olmasının yarısına itirazım yok. Orta sahadan, hareketli toplara deptirerek bir teknik adamın, boş kaleyi buldurması futbolcularına, öğretilecek bir şeydir ve bunu ben de kabul ediyorum. Lakin antrenmanlarında öyle goller atmaya çalışan Galatasaraylılar, hadi Beşiktaşlı rolü oynayan kaleci ve müdafacılar da uydurdular diyelim, teknik adam Şenol Güneş beyi nerden buldular

Sonra gelen Beşiktaş golleri cevap hakkı doğurmuştu. Biz diyorlardı, dersimize çalışmasak da atarız. Ah bir de çalışabilseydik.

Maç bitti, ben hala duymak istediğim bir yorumun peşindeyim. Onu da tuttuğu takımın rengini saçlarına yansıtmış bir taraftar söyledi: Şenol Güneş beyimizin yabancı kaleciye karşı olduğu haberleri doğrudur, fakat eksiktir. Zira o iyi kalecilere de karşıdır. Kendisi eski ünlü kalecilerden olduğundan, unutulmak istemez. İstediği, her kaleci her golü yedikten sonra insanların, nerde o eski kaleciler, hele Şenol Güneş filan nerdeler, demesidir. Benim kafamdaki bu beyazların, onun Milli Takım kalesinde yediklerinden kaldığını o unutmuştur, bu gençler de bilmezler.

Artık gidebilirdim. Beşiktaş – Galatasaray maçında öğrendiklerim ödediğim kafe ücretine değmişti.

PES YANİ

Aziz Sancar, Nobel ödüllü insanımız. Ödüle konu olan çalışması “Gen” üzerine.

Beklerdikki, bugün sayıları yüze yaklaşmış üniversitelerimizin profesörlerinden de bir grup çıksın, “Gen” çalışmaları yaptıklarını açıklasınlar ve sevindirsinler insanlarımızı.

Hayır, yok!

Beklenen ses, beklenmedik bir şekilde bir futbol hocasından çıktı. Çalıştırdığı takımı güncellemişti.

“GS’ın genlerinde pes etmek yok.”

Bu konuda bir şey demek isteyen başlığa baksın.