Dinlemek

Abone Ol

Geçen gün kızım, “anne beni dinler misin”, dediğinde, kendimi bir suçlu gibi hissettim.

Hayatın, sınavların, koşturmacaların kıskıvrak yakaladığı gençlerin ebeveynleri olarak, onlara vakit ayırmak, anlattıklarını dinlemek, pek de becerebildiğimiz konular değil.

Çünkü çoğu ebeveyn, bu konuda bir de sahtekârlık yapıp çocuklarını dinliyor gibi görünmekte.

Dinleme pozuna girmekte.

Kafasında yapacağı işleri projelendirmekte, ağırlayacağı misafire pişireceği yemekleri sıralamakta, peçeteleri nasıl gül şekline sokacağını tasarlamakta, yapacağı konuşmayı, yazacağı yazıyı eskizlemekte.

Suratına bakarken, dinliyormuş gibi görünmekte ama boş gözleri onu çabucak ele vermekte:

-anne sen beni dinlemiyorsun, söyle bakayım, en son hangi cümleyi kurdum, ya da ben sana ne anlattım

Yakalanmışlık, evlada verilmeyen değer, vazifeyi başaramama, hepsi birbirine karışmıştır.

Son kuşak zaten konuşmayı fazla sevmemekte, dilini kaybetmekte, sözcük sayısını iyice azaltmakta.

Geçen gün baktım dört yaşındaki Elçin gözünü alamadığı babasına belki elli kere  “baba, baba; bak” dedi.

Genç baba arkadaşları ile konuşuyordu, eşi ile yeni bebeği seviyorlardı, en beğendikleri diziyi izliyorlardı.

Sadece Elçin’e vakit ayırıp dinlemiyorlardı.

Zavallı çocuk babası her defasında başını yarım döndürdüğünde anaokulunda öğretmeninin çizdirdiği sayfayı göstermek, o gün olanları anlatmak istiyordu ama yarım dakikada babası çocuğunu unutup arkadaşları ile koyu bir sohbete dalıyordu.

Otuz yaşındaki Elçin’in babasını da, kendi babası dinlemiyordu.

Elli yaşındaki adam, devamlı kitap okuyordu, lisan kurslarına gidiyor, İngilizce ve Arapçayı halletmiş, İspanyolca ve Rusça kurslarına gitmekte, işten gelince oturup derslerini çalışmakta, oğlu ile konuşmaya, onu dinlemeye vakit bulamamakta.

Otuz yaşındaki çocuk, baba ocağına gittiğinde boş duvarlara bakıp kendi evine dönmekte.

Babasının babası da evladını dinlemeyenler familyasından. Sekseninde hala can kulağı ile ajansları dinler, memleketi kendisi kurtaracakmış gibi haberlere heyecanlanır, senede bir kez gördüğü evladı ve çocukları ile sohbet etme kültürü çok zayıftı.

Nasıl ilgi ile can kulağı ile dinlerdi Annem beni.

Bütün arkadaşlarımı tanırdı anlattıklarımdan, kimi ile tanışmış, kimini hiç görmemişti ama okul dönüşlerimde ben yemeğimi yiyip çayımı içerken koyu bir sohbete dalardık.

Bir daha derin sohbetler yapacağım annem kadar yakın arkadaşım olmadı.

Şimdi kızımın sohbetlerinde görmesem de arkadaşlarını tanıyorum.

Zehra, yazları Afyon’da pamuk tarlasında annesi ile birlikte gündelikçi olarak çalışıp İstanbul’da üniversitede okuyormuş. Babası ölmüş.

Şu anda İstanbul’da bir iş bulduğu için çok mutlu imiş. İşinden hiç gocunmadan bahsediyormuş, bir evin yarım gün temizlik işlerine bakıyormuş. Bu sayede yurt parasını ödeyebiliyormuş. Ev sahibi bayan çarşaflı ve çok dindarmış, kendisine burs verebileceğini, ayakları üzerinde duran bir gence, içtenlikle yardım etmek istediğinde; genç kız kabul etmemiş.

Görmeden, tanımadan, dinleyerek sevdiğim onurlu bir başarı hikâyesi.

Zengin ailelerin bile üniversiteli çocuklarının burs alarak, marka giysilerle dolaştığı hak yiyicilerin çağında, kızımın arkadaşına nasıl saygı duydum.

Konuşmayı çok iyi beceriyoruz, nasihatler veriyoruz ama dinlemeyi bilmiyoruz.

Atalarımız konuşmayı değil, dinlemeyi önermişlerdir. Usta, çıraklarının boş konuşmalarından, düşük zekâlıları; dinleme kültürüne sahip olanlardan ise yüksek zekâlıları ayırmıştır.

Anadolu bilgelerinden, Priene’li Bias “Çok dinle, yerinde konuş”, “Nazik bir dinleyici ol”, derken, Lindoslu bilge Kleobulos’da, “Dinlemeyi sevmeli, gevezeliği değil” diyerek asırlardır ışıldayan “dinlemek” eylemine, bir kandil daha yakıp ışığını artırmışlardır.