Tarihte ilk hadis inkarcılığı fitnesi hicri ikinci asrın sonlarına doğru ortaya çıktı. Bunu ortaya çıkaranlar Hariciler ve Mu’tezile idi. Hariciler böyle bir şeye gerek duydular, zira İslam toplumunda anarşiyi engelleyen, toplumun belli bir düzen içerisinde hayat sürmesini sağlayan Resulullah (s.a.v.)’in sünnetiydi. Mu’tezile de buna ihtiyaç duydu. Zira Yunan felsefesi ile akıllarında oluşan soruları bu yolla çözmeyi aklın gereği görüyorlardı. Ehl-i Beyt mensuplarının dışındaki sahabelerden Hadis almayı reddeden Şia’yı zaten değerlendirmeye bile gerek yok.
Bu iki fitnenin amacı da, tekniği de aynıydı. Onların amacı Kur’an-ı Kerim’i onu getirenin sözlü ve pratik açıklamalarından soyutlayarak mücerred bir kitap haline getirmek ve bu sayede de ayetleri gelişi güzel te’vil etmekti. Bunu yaparlarken de iki şeyi gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Birincisi hadis-i şeriflerin Resulullah (s.a.v.) Efendimize aidiyeti konusunda kuşku uyandırmak, ikincisi de ona ait olsa bile hadislere uyma mecburiyetinin olmadığı inancını yaymak. Nitekim günümüzde de aynısı yapılmıyor mu?
Hicri ikinci asırda ortaya çıkan ve yine aynı dönemlerde sönen bu fitne asırlar boyunca uykuya dalmış, gündemden düşmüştür. Ancak İngilizlerin Mısır ve Hindistan’ı işgalleri ile birlikte bu fitne tekrar uyandırılmıştır. Bu fitneyi uyandıranların yeni dönemdeki öncüleri Mısır’da önce mason Muhammed Abduh ve sonrasında da Ebu Reyye’dir. Hindistan’da ise Mirza Gulam Ahmet ve avaneleridir. Mısır’da Muhammed Abduh “Kur’an dışındaki bütün kaynaklar İslâm’ı anlamanın önünde engeldir” dediğinde bu sese Hindistan’dan Mirza Gulam Ahmet, “Hadislerin herhangi bir teşri değeri yoktur” diyerek karşılık vermiştir.
İngilizler geçen asırda Hindistan’ı işgalleri sırasında kendilerine karşı şahlanan cihad ruhunu yıkmak için silahlı cihadı red eden bir âlimler grubu kurdular ve bu grup işe cihadla ilgili hadisleri red ile başladı. Bu ekolün adı da Kadıyaniliktir. (M.A’zami, A.Ü. İ.F. Der. 8, 288; M. Denizkuşları Sünneti Terk Kur’an’la Amel Meslesi., 113)
Hindistan’da bütün hadisleri red eden ve kendilerine “Kur’an Ehli” diyen bir grup ortaya çıkmış ve çok sayıda eserler yazmıştır. (M. Sıbai, es-Sünne ve MekenâtühaFit’Teşrii’lİslâmi, 157; Denizkuşları, a.g.e., 114)
EbulHasen En-Nedvi de 1909 yılında Hamiduddin el-Ferâhi tarafından sadece Kur’an ve Tefsiri üzerine eğitim yapan “Medresetü-l Islah” isimli bir medresenin kurulduğunu bildirmektedir. (en-Nedvi, el-Müslümünfi’l-Hind, 7; Denizkuşları, a.g.e., 115)
On iki asırlık İslam’ın egemen olduğu tarihte bu tür düşüncelere yer yoktu. Daha sonra Müslümanlar iktidarı kaybedince sömürge ve köleleştirme dönemi başladı. Sömürgecilerde de İslam’ın dayanaklarını silip süpürmek için bu iğrenç düşüncelerini yaymaya başladılar. (M. Denizkuşlarıa.g.e., 115
Bu fitnenin bayraktarlığını daha sonra batılı müsteşrikler üstlenmiş ve konuyu ısrarla gündemde tutmuşlardır. Türkiye’ye girişi ise çok sonraları olmuştur. Zira Osmanlı yıkıldıktan sonra da Osmanlı bakiyesi âlimler Türkiye’de dini hayatın şekillenmesinde etkin rol oynamışlar ve bu türden sapık fikirler kendilerine yayılacak zemin bulamamıştır. Ama ne yazık ki ilahiyat fakülteleri açılıp da Avrupa’ya İslam düşmanı müsteşriklerin yanında doktora yapmak üzere öğrenci gönderilince bu sapık fikirler ülkemizde de etkin olmaya başladı. Zira Ömer Nasuhi Bilmen, Ahmet Davudoğlu ve benzeri hoca efendiler –Allah Teâlâ kendilerinden razı olsun- ahirete göç edince ve tek parti döneminin katı din düşmanlığı bu geleneğe bağlı yeni ilim adamlarının yetişmesine engel olunca meydan müsteşriklerin yetiştirdiği sözde hadisçi, sözde tefsirci ve sözde fıkıhçılara kaldı. Onlar da Avrupa’da aldıkları dini tahsilin bir gereği olarak müsteşrik hocalarının fikirlerini bu ülkeye taşıdılar.
“Kur’an bize yeter” diyerek hadis-i şerifleri işlevsiz hale getirmeye çalışanların ne tür hezeyanlar işlediklerine dair fikir vermesi açısından başörtüsüyle alakalı bu akımın son dönem temsilcilerinden birsinin yorumunu buraya aktarıyorum:
“Başörtüsünün şeklini, boyutunu, kapatması gereken yerleri santimler vererek belirlemek mümkün değildir(...) Başını herhangi bir biçimde örten, saçının belli bir kısmını açık kalacak şekilde örten kişiler, Kur’an’ın beyanına aykırı davranmakla suçlanmaz (...) Saçların bütünüyle kapatılmasını emreden bir ifade yoktur. Cenab-ı Hak bunu kulunun tercihine bırakmıştır. Her Müslüman bunu yaşadığı iklim şartlarına ve toplum örfüne göre kendisi belirler (...) Dirseklere kadar kollar, ayaklar, yüz ve başın abdestte, meshe esas olan kısmı serbesttir (...) Buraları açanlar tesettüre aykırılıkla suçlanamazlar. ( Y. N. Öztürk, Kur’an’daki İslâm, 615, 616, Yeni Boyut Yay. İst. 1992)
İslam fıkhına göre ise kadınların el ve yüzleri dışında bütün vücutları avret mahallidir ve örtmeleri farzdır. ( Bkz. Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Kurulu 30.12.1980 tarih ve 77 sayılı kararı; Cep İlmihali, Diyanet İ. Başk. 46; Akseki, 196; Yazır IV/3502; Beyhaki, II/226, 229, VII/86; Ebu Davud, II/182, 183; Haysemi, Mecmau’z-Zevaid, V/137; Suyuti, Dürr, V/42; Tecrid, VI/56; Tahavi, Muhtasar, 28; Kasani, V/121, 122; Kuduri, I/21; Merginani, I/180, 181; İbnu’l-Humam, I/180, 181; Zeylani, Nasbu’r-Raye, I/298-300; İbnuHaceri’l-Askalani, Dirayeh, 123; Mavsili, I/146; Nesefi, Kenz, I/96; İbnuNeceym, Bahr, I/284; Zeylai, Tebyin, I/96; Molla Hüsrev, I/72; İbnu Abidin, I/284; Şurunbulali, I/72; Abdulhalim, I/52; Tumurtaşi, I/405; Hindiyye, I/60; Hasfi, Dürr, I/405; Halebi, I/81; Tahtavi, I/190, 191; İbnu Abidin, Redd, I/405; Adeviy, I/247; Dusuki, I/213; Huraşi, I/246-248; Dimyati, I/113; Haccavi, I/88, Özcan, Ruhi, İ. A. Der.)
Bir sonraki yazıda inşaallah konuya devam edecğiz.