Dinî olmayan mesele mi var?

Abone Ol

Dinî meselelere yaklaşım biçiminin bir metodolojisi olduğunu kaçımız biliyor ve hangimiz bu düstura riayet edecek şekilde davranıyoruz? Başta ilk yanlışı düzelterek konuya girelim. “Dinî” mesele diye hayattan yalıtılmış bir mesele yoktur. Hayatta insanın karşılaşabileceği ne kadar mesele varsa hepsi dinî hüviyete sahiptir. Düalist yaklaşım ne yazık ki din olgusunu hep dar alanlara hapsetmiştir. Hâl böyle olunca “dindarlık” kavramı da bu çarpıklıktan yeterince nasipleniyor.

Dindar kimdir? Din üzerine çok konuşan, duyarlıklarını vaaz eden, dinî mefhumları ve umdeleri insanların kalplerine ve akıllarına değil gözlerinin içine sokan kişiye genelde dindar deniliyor. Din sahasında yoğun hassasiyete sahip kişi toplum nezdinde “dindardır”. “Bana din sahasını göster” deseniz belli kalıpların dışına çıkamayacakları aşikâr olan kişilerdir bunlar. Din Allah, insan ve tabiata bütüncül bakabilmenin yollarını ve yasalarını gösterir. Dinde yol denilen şey kuşkusuz “fıtrat”tır.

İnsan doğuştan dinî yönelime meyilli bir yaratılışla dünyaya gelir. Ahlâk ve itikat sahası insanın hilkatinde ve fıtratındaki istikamet üzere yol gösterir. Muamelat ve ukubat gibi meselelerin birçoğu vahyin direktifi ile sonradan öğrenilse bile insanın doğasına uygun özellikleri haizdir. Hırsızlık, yalan, cana kıyma, zina, rüşvet vb. kötü fiiller dünyevi ve uhrevi cezaları gerektiren suçlar olduğu kadar insanın ruhunu, vicdanını ve doğasını rahatsız eden sinyalleri de içerisinde barındırır. Ne zaman dinle ilgili bir genelleme ya da hüküm cümlesi kurmaya kalksak kurduğumuz cümlenin aynı zamanda hayatı da içerisine aldığını bilmemiz gerekiyor. Sahih bir hayatı rahatsız eden her şey dini rahatsız etmiş sayılır.

Dinî hayat, dinî sohbet, dinî konu, dinî kitap, dinî şiir vb. tanımlama ve başlıklar farkında olmadan hayattan kovulmuş ve yalıtılmış bir din anlayışına hizmet eder. Dünyada konuşulan, susulan, yapılan, gerçekleştirilen, kabul edilen ya da reddedilen, gayret edilen ya da niyet edilen daha bir sürü iş, oluş, durum ve hadiseden acaba kaç tanesi dinin karışmadığı özerk bir alana aittir? Dinin karışmasından kasıt illa engellemesi ya da bir yürüyüşü yavaşlatması veya hızlandırması değil elbette. Hayatla teması olan her şeyin dinle de teması vardır. Her şey bir ölçü ile yaratıldığına göre ahengin, düzenin, ritmin ve musikinin de içerisinde din vardır. Kur’an’ın insanın kalbine ilham ettiği şey şudur: Allah’ın ipine sımsıkı sarıldığınız takdirde yolunuzu şaşırmanız, sapmanız, birbirinize düşmeniz mümkün değildir.

En sağlam ipin Allah’ın ipi olduğunu idrak edenlerin başka argümanlara, enstrümanlara ya da öğretilere hiç ihtiyacı yoktur. Yüzünü tabiata da insana da dönse Allah’ın kevnî ayetleriyle karşılaşacak, Kur’an’ın inşa etmek istediği doğa, insan ve dünyanın hikmet ve keyfiyetine ulaşmakta zorluk çekmeyecektir. Kur’an’ı alışkanlıklarımızla değil belli bir sünnetle okuduğumuzda onun manevi iklimi bütün dünyamızı kuşatacaktır. Bir Kur’an okuma sünneti olduğunu nasıl görmezden ve bilmezden gelebiliriz? Peygamberimizin Kur’an’a yaklaşım, okuma, anlama, tefsir, nefsinde yaşama ve uygulama biçimi bize Kur’an’ı okuma ve anlama sünneti sunmaktadır.

Kur’an kendini anlamanın metodolojisini yine kendi içerisinde dolaylı anlamda vermiştir. Keza, tabiatı ve bu tabiatın en müessir parçası olan insanı da Kur’an perspektifinden fıtrat üzere anlamanın yollarından biri de Sünnetullah’a dikkat ve rikkat göstermektir. Sünnetullah Allah’ın sünneti yani değişmez yasasıdır. Kâinata hayret nazarıyla bakmayıp hayatı bir yaşama alışkanlığına dönüştürenler için evrenin ilahî tarafı sadece kör nokta olarak kalacaktır. Hâlbuki Allah dikkatlerimizi ve nazarlarımızı bal arısından örümceğe, deveye, gökyüzünden aya, yıldızlara, güneşe, dağlara yöneltmektedir. Mülk Suresi’nde Allah bizleri ısrarla göğün ihtişam ve uyumuna bakışlarımızı kaldırıp bakmaya davet etmektedir. Dünya göğünün süslenmiş kandillerine nazarlarımızı çevirip birçok ayette Allah insanları gökyüzü sofrasına çağırıyor.

Allah’ın kâinatından kopup uzaklaşan insan ardından Kur’an’ın ayetleriyle de arayı açmış ve ne yazık ki Allah’ın ayetlerini anlamaya doğru giden idrak kanalları tıkanmıştır. Tabiata ve Allah’ın kitabına yabancılaşmanın neticesi huzursuzluğumuzun dışa vurumu olarak kısır çekişmelerle sınırlı ömrümüzü harcamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Kur’an insanlığa bir terbiye kitabıdır. Ondan nasibini alanlar bu terbiyeyi yaşadıkları her ortamda bilfiil gösterirler. Ne kadar Kur’an hassasiyetiniz olduğu ondan ne kadar ayet bildiğinizle değil, onu hayatınıza ne denli kattığınızla alakalı bir durumdur. Şairin dediği gibi: “Sanma ey hâce ki senden zer ü sim isterler / Yevme- lâ-yenfa’û’dakalb-i selîm isterler.”