Dini kimden öğreneceğiz?

Abone Ol

İslami ilimlerde derinleşememiş Müslümanlar için öncelikle lazım olan itikadi ve fıkhi bilgilerdir. İtikadi hükümler, Müslüman olan herkesçe inanılması zaruri değişmez hakikatlerdir ki biz buna “AKAİD” diyoruz. Bunun temelini de “Amentü” de saydığımız altı esas oluşturur. Onlar da; Allah Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere imandır.

Ameli konulara ait ilme ise “FIKIH” diyoruz. Fıkıh, ibadetlere, muamelelere ve cezalara dair dinî hükümleri bildiren ilimdir. “İlmihal” ise bu oldukça geniş ve teferruatlı olan fıkıh ilminin bir bölümüdür.

Dinî hükümleri ayrıntılı olarak dört delilden (kitap, sünnet, icma ve kıyas-ı fukaha) anlayıp çıkarmaya yetkisi olan İslam âlimlerinden her birine “Fakih”, çoğuluna da “Fukaha” denir. Müctehidler ise, fukahanın en yüksek mertebesini teşkil ederler. Dinî hükümleri göstermek ve açıklamak yetkisi, bu ehliyetli fukahaya aittir.

Ezberlerinde binlerce hadis-i şerîf, binlerce ilmî mesele bulunan nice insaflı âlimler dahi, dinî hükümleri belirlemek hususunda sözü fukahaya bırakmış, bu çok ince ve zor görevi yerine getirmek için kendilerinde yetki görmemişlerdir.

Bizler, dinî meselelerle ilgili hükümleri öteden beri herkes tarafından kabul edilen büyük müçtehitlerden öğrenmek zorundayız. Nitekim, dört büyük imamdan ve muhterem müçtehitten her birine uyan zatlar arasında çok derin ve geniş ilimlere sahip kudretli âlimler vardır ki, her biri üstün ilim ve irfana sahip iken, içtihat yapmaya cesaret göstermemiş ve bu imamlardan birisine uymayı kendilerine şeref kabul etmişlerdir.

İçtihat gücünde olmayan kimselerin dinî konular üzerinde, müçtehitlerin mezhebine aykırı olarak, kendi anlayışlarına göre hüküm vermeleri, kendi düşüncelerine göre cevap vermeleri, Allah katında çok büyük bir sorumluluğa sebeb olur. Bu şekilde bir kimse vereceği cevapta doğru olsa bile, bilmeksizin cevap vermiş olacağından yine sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda bir hadis-i şerîfin meali şöyledir: “Sizin ateşe atılmaya en cesaretliniz, fetvaya (dinî meselelere) cevap vermeye en çok cesaret göstereninizdir.”

Bir kimse tıp, matematik veya astronomi ilmine dair bilgisi olmadığı halde, bunlar üzerinde söz söylemeye ve yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa, büyük hatalara düşmüş ve kendini çok küçük düşürmüş olur. Dini ilimler sahası ise bu ilimlerden çok daha önemli ve daha geniştir. Üstelik sorumluluğu dünyevi ilimlerle kıyaslanmayacak kadar büyük olan dinî ilimler üzerinde yeterince bilgisi olmayanların söz söylemeye ve cevap vermeye cesaret göstermeleri tam bir felakettir. Böyle bir cesaret, cahil cesareti olur ve büyük sorumluluklar yükler. İnsanların yapmış oldukları kanun maddeleri hakkında dahi bilgisi olmayan kimseler gelişi güzel konuşamazlarken, Allah Teâlâ’nın kanunu olan yüce dinin yüksek hükümleri hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların söz söyleyip cevap vermeye kalkışmaya hiçbir şekilde hakları yoktur. Aklı başında olan insan bunun manevî sorumluluğunu düşünüp titrer. Zira maddî çıkarlar, hiç bir zaman manevî sorumlulukları karşılayamaz.

Eğer din konusunda herkes, Müslümanlar tarafından kabul edilen muhterem bir müçtehide uymaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa, hak dinin yüce aslını kaybetmiş ve büyük bir sapıklık içine düşmüş olur. Nitekim böyle karanlık bir durum, geçmiş ümmetlerden birçoğunun başına gelmiştir. Bu sebepten dolayı, Müslümanlar böyle bir sapıklığa düşmemek için, öteden beri bu dört büyük müçtehitten birine uymuşlar ve onu yol gösterici kabul etmişlerdir. Bu sayede de manevî sorumluluktan kurtulmak çaresini elde etmişlerdir.

Sonuç: Bu dört müçtehidin büyüklüğü üzerinde ve onların mezheplerinin hak olduğunda Müslümanlar çoğunluğunun birliği vardır. Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması konusunda da yine bütün Müslümanların sanki bir birlik anlaşmaları olmuştur. Çünkü bu dört mezhebi kuran dört müçtehitten her biri, Hazret-i Peygamberimizin devrine çok yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ve güzel amellerle vasıflanmışlardı. Üstün bir zekâya sahip olan, eserleri zamanımıza kadar ulaşan ve bütün Müslümanların takdirini kazanan kimseler olmuşlardır. Böylece Müslümanlar arasında fazla ayrılık kapısı kapanmış, tam yetki sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.

Ara sıra meydana çıkacak bazı mesele ve olayların hükümlerini belirlemek için bu dört müçtehitten birinin uygulamış olduğu esasa ve benimsemiş olduğu usule başvurmak yeterlidir. Bunlara uyarak din ilimlerinde yetki ve faziletleri kabullenilmiş olan kimseler tarafından, bu gibi mesele ve olayların hükümleri çözümlenip belirlenebilir.

Dünyanın her tarafına yayılmış olan Müslümanlar, İslam tarihinin ilk asırlarından zamanımıza kadar ibadet ve hukuk meseleleri hususunda dört büyük müçtehitten birine bağlana gelmişlerdir.

Ömer Nasuhi Bilmen hazretlerinin “Büyük İslam İlmihali” isimli kitabından bazı küçük değişikliklerle aktardığımız bu bilgiler inşallah -son zamanlarda sağda sola sıkça rastlamaya başladığımız- aklı karışıklar için kılavuz olur.